Bu sayfayı yazdır

Sâlih komşu, geniş bir ev ve iyi bir binek

Tâcüddîn Erdebîlî hazretleri hadîs, tefsîr ve fıkıh âlimidir. 677 (m. 1278)’de Azerbaycan’ın Erdebîl şehrinde doğdu. 746 (m. 1345)’de Kâhire’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benî İsrâîl, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Nasârâ da yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.” Eshâb-ı kirâm, bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduklarında, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın yolunda olan Ehl-i sünnet ve cemâattir” buyurdu.
“Ölüm meleği bir adamın canını almağa gitti. Kalbini yokladı, kalbinde bir şey bulamadı. Çenesini ayırdı baktı ki, dili bir kenarda Kelime-i tevhîd getiriyor. Bu Kelime-i ihlâs sayesinde günahları mağfiret edildi.”
“Ana ve babasının veya bunlardan birinin mezarını her cuma günü ziyâret eden kimse, mağfiret edilip iyilerden yazılır.”
“Ölülerinizi ancak iyilikle yâd ediniz. Şayet onlar Cennetlik ise, onlar hakkında kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik iseler, zâten bulundukları hâl kendilerine yeter.”
“Ben, kıyâmet gününde yerdeki ağaç ve kum sayılarından daha çok şefaat ederim.”
“Bir kişinin kendi hânesi, ailesi, çocukları, hizmetçileri hususunda sarf ettiği şey, kendisi için bir sadakadır.”
“Eğer en aşağı derecedeki bir cennet ehlinin bezek, süs ve zînetleri, bütün dünyânın zînetleri ile karşılaştırılsa, azîz ve celîl olan Allahü teâlânın mümin kuluna âhiretteki bu ihsânı, bütün dünya süs ve zînetterinden üstün gelirdi.”
“Allahü teâlâ kıyâmet günü, Âdem aleyhisselâmı bir milyar insana şefaatçi kılar.”
“Günahın keffâreti, pişmanlıktır.”
“Günahların öyleleri var ki, onları ancak geçim husûsunda çekilen sıkıntılar yok eder.”
“Üç haslet vardır ki, Müslüman olan kimsenin dünyâda saadeti cümlesindendir. Bunlar da: Sâlih komşu, geniş ev, kolayca binilir hayvandır.”
“Şüphe yok ki, Allahü teâlâ, sâlih Müslüman sebebiyle, komşularında olan yüz belâyı defeder.”
"Size bir şey emrettiğimde onu yapınız, bir şeyden nehyettiğimde ise ondan elinizden geldiği kadar kaçınınız.”
“Her mümin günahı ile eskimiş ve tövbe ile yamanmıştır. Bunların hayırlısı, tövbe hâlinde ölenidir.”

Toplam Görüntülenme: 526

Yayın tarihi: Cuma, 26 Temmuz 2019

Ey Allahın kulları! Allahtan korkun

Vankuli Mehmed Efendi Osmanlı fıkıh ve lügat âlimidir. Aslen Vanlıdır. 1000 (m. 1591)’de Medîne-i münevverede vefât etti. Pek kıymetli eserler yazdı. Bunlardan, Molla Hüsrev’in “Dürer-ül-hukkâm” adlı eserine yazdığı “Nakd-üd-dürer” adlı haşiyede buyuruyor ki:

Saîd bin Müseyyib (radıyallahü anh) şöyle anlatıyor:
Hazreti Ömer (radıyallahü anh) halife seçildiği zaman, Peygamber, efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) minberine çıkıp bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd-ü sena ve Resûlullaha salât-ü selâmdan sonra buyurdu ki: 
“Ey insanlar! Benim heybetli, sert ve vakûr hâlimin farkında olduğunuzu biliyorum. Resûlullahın yanında iken de bu hasletlerim vardı. Onun hizmetçisi idim. Müminlere karşı şefkatli ve merhametli idim. Resûlullah rûhunu teslim edinceye kadar böyle devam ettim. O benden râzı olarak Rabbine kavuştu. Bunun için Allahü teâlâya binlerce hamd olsun. Çok bahtiyarım. Onun halifesi olan Hazreti Ebû Bekir’in de yardımcısı idim ve onun yanında bulunduğum zamanlar da aynı hasletlerim vardı. O da benden râzı olarak ruhunu teslim etti. Bunun için de çok bahtiyarım. Allahü teâlâya binlerce hamd olsun. Bugün ise işleriniz bana emânet edildi, içinizden, 'Bundan çekeceğimiz var. Keşke başımıza başka birisi gelseydi' diyen çıkabilir. Şunu biliniz ki, Resûlullahın sünnetini iyi biliyorum. 'Keşke bu meselenin nasıl olacağını Resûlullah efendimizden sorup öğrenseydik' diye karşılaşabileceğimiz her şeyi kendilerinden sordum. Başınızda bulunduğum müddetçe, zâlimden, başkalarının haklarına tecâvüz eden kimseden, kuvvetlilerden zayıfların haklarını aldığım zaman, sertliğim kat kat artacak ve bunlara tâviz verilmeyecektir. Bu sertliğime rağmen, edepli, çekingen olan, hakkı (doğruyu) kabul ve teslim etmekten hiçbir şeyden çekinmeyen kimselerin başım üzere yerleri vardır. İçinizden biri ile benim aramda ihtilaflı bir mesele olursa, onun halledilmesinde, istediğiniz birinin huzûrunda muhakeme edilmekten çekinmem. Benden bir şikâyetiniz olursa kadıya bildirirsiniz. Ben de ona hesap veririm...
Ey Allahın kulları! Allahtan korkun. Bütün işlerimizde Resûlullahın sünnetine, yoluna tam uyabilmemiz için, aleyhinize de olsa bana yardımcı olunuz. Benim aleyhimde olan işlerde de, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker etmek suretiyle bana yardımcı olunuz. Her hâlimizde 

Toplam Görüntülenme: 522

Yayın tarihi: Cumartesi, 27 Temmuz 2019

Ben, Allaha ve Resûlüne îmân ettim

Ebû Bişr Dülâbi hazretleri hadis âlimlerindendir. 224'te (m. 839) İran'da Rey yakınla­rındaki Dûlâb köyünde doğdu. Zamanın büyük âlimlerden hadis okudu. Sonra Mısır'a gitti ve orada talebe yetiştirdi. 310 (m. 923)’de Hac dönüşünde Mek­ke ile Medine arasındaki Arc mevkiinde vefat etti. Buyurdu ki:

Ebû Ümâme (radıyallahü anh) anlatır: “Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) İslama davet için beni kendi kavmime gönderdi. Beni görünce; 'Hoş geldin yâ Ebâ Ümâme! Duyduk ki, sen de Muhammed’in dînine girmişsin?' dediler. Ben onlara; 'Ben Allaha ve Resûlüne îmân ettim. Resûl-i ekrem beni, size İslâmiyeti anlatmak için gönderdi' dedim.
Sonra onlar, orada bir çanak yemek getirip, yemeğe başladılar. Bana da; 'Buyur ye' dediler. Ben de; 'Yazıklar olsun size! Ben size bu yediğinizi haram kılanın yanından geldim. Ancak bu, size, Allahü teâlânın emrettiği şekilde kesildiği zaman helâldir' dedim. 'Onun söylediği nedir?' diye sorduklarında, onlara; 'Size şunlar haram kılındı: (Eti yenen hayvanlardan boğazlanmaksızın ölen) ölü hayvan, akmış kan, domuz eti, Allahtan başkası adına boğazlanan hayvan, bir de henüz ölmemiş iken yetişip kesmediğiniz boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından boynuzlanmış, canavar tarafından parçalanmış hayvanlar, dikili taşlar üzerinde (câhiliyet devrinde taşlar için) kesilenler, fal okları ile kısmet aramanız. İşte bunlar yoldan çıkıştır. Bugün kâfirler, dîninizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın. Yalnız benden korkun. Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmı ihtiyâr ettim. Her kim son derece açlık hâlinde çaresiz kalırsa, günâha meyil kastı olmaksızın, canını kurtaracak kadar haram etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir' meâlindeki, Mâide sûresi üçüncü âyet-i kerîmesini okudum ve onlara İslâm dînini anlatmaya başladım. Onlar kabul etmediler. Ben de onlara; 'Yazıklar olsun size! Bari bana içecek az bir su verin. Çok susadım' dedim. Onlar bana su vermeyerek; 'Seni susuzluktan ölüme terk edeceğiz' dediler. Başımda bulunan sarığı katlayıp, yastık yaptım. Başımın altına koyup, kızgın kumlar üzerinde yatıp uyudum. Uykumda birisi bana, cam kâse içinde, insanların tatmadığı bir şerbet getirdi. Onu bana verdi. O şerbeti içtim, içer içmez de uyandım. O andan sonra ne susadım, ne de susuzluk diye bir şey hissettim...”

Toplam Görüntülenme: 520

Yayın tarihi: Pazar, 28 Temmuz 2019

Ölü yardım yapamaz" diyenler

Ali Behçet Efendi Osmanlı âlim ve evliyasındandır. 1860 (H.1277) senesinde İstanbul’da doğdu. Babası Şeyh Feyzullah Efendî'dir. Bir taraftan babasının sohbetlerinde bulunuyor, bir taraftan da ilim tahsîline devam ediyordu. Vefatından sonra babasının yerine şeyhlik makâmına oturarak, talebe yetiştirmekle meşgûl oldu. 1901 (H.1319) senesinde İstanbul’da vefât etti. Buyurdu ki:

"Çok kimse kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. 'Ölü yardım yapamaz' diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. 'Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hâtırı ve hürmeti için bana da ver' demektedir. Yâhut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek; 'Ey Allahın velîsi, bana şefâat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsân etmesi için vâsıta ol' demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesîledir, sebeptir. O da fânîdir, hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur.
Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah'tan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehâb olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lâzımdır.
Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-i ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Bir şeye vâsıta, sebep olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur.
Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini ispat edemez. Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır. Evet bir câhil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, cezâ da vermelidir. Fakat bunu ileri sürerek, İslâm âlimlerine, âriflere dil uzatılmaz. Çünkü, Resûlullah efendimiz kabir ziyâret ederken, mevtâya selâm verirdi. Mevtâdan bir şey istemeyi hiç yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman bilir ve inanır."

Toplam Görüntülenme: 513

Yayın tarihi: Pazartesi, 29 Temmuz 2019

Bu, Allahü teâlânın Resûlüdür

Şâh Muhammed Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. Afyonkarahisar’da doğdu. Zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Pekçok medresede müderrislik yaptıktan sonra Edirne ve İstanbul kadılıklarını yürüttü. 1570 (H.978) senesinde İstanbul’da vefât etti. Buyurdu ki:

Ebû Remse-i Teymî’den nakledilmiştir: "Hazret-i Resûlün (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) yanına vardım. Mubârek cemâlini bana gösterdiler. Dedim ki: Bu, Allahü teâlânın şeksiz ve şübhesiz Resûlüdür."
Câmi bin Şeddâd “radıyallahü anh” anlatır: Bizden Târık adlı birisi dedi ki: Resûlullahı (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), Medîne-i münevvereye teşrîflerinde gördüm. Fakat, onu tanımıyordum. Bana sordu, hiç satılık bir şeyin var mıdır? Dedim ki:  Vardır; işte bu deveyi satarım. Dedi ki: Kaç paraya satarsın? Dedim ki: Şu kadar vesk hurmaya satarım. Hemen devemin yularını tutup, götürdü. O gidince, biz birbirimiz ile konuşup, dedik ki: Biz devemizi bir kimseye verdik ki, kim olduğunu bilmiyoruz. Bir hâtun bizim ile berâber idi. Dedi ki: Ben devenize kefîlim. Bir kimse ki, ayın ondördü gibi olsun, size hıyânet etmez. [Yani hıyânet etmesi mümkün değildir.] Sabâh oldu. Bir kişi bir mikdâr hurma getirdi. Dedi ki: Ben Allahın Resûlünün (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) elçisiyim. Beni size gönderdi ve buyurdu ki: Bu hurmadan yiyesiniz ve gelip devenizin bahâsını ölçüp alasınız.
Bazı âlimler buyurmuşlardır ki: Allahü teâlâ, meâl-i şerîfi, (... Mubârek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. Bu öyle saf bir yağdır ki, nerede ise, ateş dokunmasa da aydınlık verecek. Bu aydınlık nûr üstüne nûrdur. (Allahü teâlânın müminleri hidâyeti îmân nûru üstüne bir nûrdur). Allahü teâlâ dilediği kimseyi nûruna kavuşdurur. Allahü teâlâ insanlara böyle misâller verir ki, ibret alıp, îmân etsinler. Allahü teâlâ herşeyi bilir) olan [Nûr sûresi 35.] âyet-i kerîmede buyurup, misâl vermesi, Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” içindir.
Bu bir misâldir ki, Allahü teâlânın Resûlünün hakkında vârid olmuştur. Yani buyurmuşdur ki: Kur’ân-ı kerîm okunup bildirilmese bile, onun mubârek yüzü, nübüvvetine ve yüksek derecelerine delâlet eder. Nitekim, Abdüllah bin Revahâ “radıyallahü anh” demiştir ki: Beyt:
Şâyet olmasa idi, onda apaçık deliller.
Güzel görünüşü de sana hayr ile verirdi haber.

Toplam Görüntülenme: 504

Yayın tarihi: Salı, 30 Temmuz 2019

Nefsin isteklerini terk edemeyenler

Mûytâb Bedâyûnî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hindistan’ın Bedâyûn şehrinde on ikinci asrın sonları ile on üçüncü asrın başlarında yaşadı. Kâdı Hamîdüddîn Nâgûrî'nin derslerinde yetişti. Buyurdu ki: 

“Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.”
“Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle mâmur edenin, firâsetinde hiç hatâ olmaz.”
“Sabrın alâmeti üçtür: Samîmî bir rızâ, şikâyeti terk, kaderin tecellîsini gönül hoşluğuyla kabûllenme.”
“Tövbe etmiş olmak için dünyâyı, murâda ermek için de nefsinin arzu ve isteklerini terk et.”
“Takvânın alâmeti verâ; verânın alâmeti, helâl olduğu şüpheli olan şeylerden geri durmaktır.” 
“Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyânette bulunmaktan uzak durunuz.” 
"Rabbini tanıyan O'ndan başka her şeyi unutur. O'nu tanımayan O'ndan başka her şeye tutulur."
"Allahü teâlâ, hayvanların yaşamaları, üremeleri için muhtaç oldukları şeyleri her tarafta, bol bol yaratmış, bunlara kolayca kavuşmalarını ve bulduklarını kolayca kullanabilmelerini ihsân etmiştir. Allahü teâlâ, insanlarda da şehvet ve gadab kuvvetlerini yaratmış ise de, insanların muhtaç oldukları şeylere kavuşmaları, bulduklarını kullanabilmeleri ve korktuklarına karşı savunabilmeleri için, bu kolaylığı ihsân etmemiştir. Yalnız, en lüzumlu olan havayı her yerde yaratmış, ciğerlerine kadar kolayca girmesini insanlara da ihsân etmiş, ikinci derecede lüzumlu olan suyu, her yerde bulmalarını ve kolayca içmelerini ihsân etmiştir. Bu iki nimetten daha az lüzumlu olan ihtiyaç maddelerini elde etmeleri ve elde ettiklerini kullanabilecekleri hâle çevirmeleri için, insanları çalışmaya mecbur kılmıştır. İnsanlar çalışmazlarsa, muhtaç oldukları, gıdâ, elbise, mesken, silah, ilaç gibi şeylere kavuşamazlar. Yaşamaları, üremeleri çok güç olur. Bir insan, muhtaç olduğu bu çeşitli maddeleri yalnız başına yapamayacağı için, birlikte yaşamaya, iş bölümü yapmaya mecbur olmuşlardır. Allahü teâlâ, merhamet ederek, seve seve çalışabilmeleri, çalışmaktan usanmamaları için, insanlarda üçüncü bir kuvvet daha yarattı. Bu kuvvet, Nefs-i emmâre kuvvetidir. Bu kuvvet, şehvetlere kavuşmak ve gazap edilenlerle döğüşmek için insanı zorlar."

Toplam Görüntülenme: 497

Yayın tarihi: Çarşamba, 31 Temmuz 2019

Hoş geldin ey ölüm hoş geldin

Seyyid Mehmed Sa’deddîn Efendi, yüz yedinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. 1213 (m. 1798)’de İstanbul’da doğdu. 1283 (m. 1866)’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:

Hazreti Ebû Bekr’in, (radıyallahü anh) İbn-i Ebû Süfyân’a yaptığı tavsiyelerden bazıları şöyledir:
“Ey İbn-i Ebû Süfyân, Allahü teâlâdan kork. Muhakkak O, senin dışını gördüğü gibi, aynı şekilde içini de görür. Allahü teâlâya en yakın olan kişi, insanlar arasında O’nu herkesten çok dost edinendir. Hak teâlâya en yakın kişi, tâatıyla O’na en çok yaklaşandır. Ben sana Hâlid’in görevini veriyorum. Câhiliyet devrinin taassubuna kapılmaktan çok sakın. Zîrâ Allahü teâlâ, cahiliyet devrine ve o devrin halkına buğzeder...
Askerlerin yanına gittiğin zaman, onlarla sohbette bulun. Onlara hayır vadet. Onlara nasihat ettiğin zaman, sözünü kısa kes. Zîrâ fazla konuşmanın bir kısmı, diğerini unutturur, önce kendini terbiye et ki, emrindekiler de terbiyeli olsun...
Namazlarını ta’dîl-i erkâna uygun olarak ve vaktinde kıl. Düşmanların gönderdikleri elçilere ikramda bulun, onların, ordugâhında kısa bir süre kalmalarını sağla. Onlar, senin yanından hiçbir şey bilmeden ayrılsınlar. Onlara hiçbir şey göstermemeye çalış. Aksi takdîrde senin zayıf taraflarını görür ve senin bilmediklerini bilirler. Onları misâfir ettiğin zaman, yanındakilerin onlarla konuşmalarına mâni ol. Gizli şeyler hakkında konuşma. Birisinden fikir sorduğun zaman sen doğru konuş ki, o sana samimî olarak fikrini söyleyebilsin.”
Muâz bin Cebel (radıyallahü anh)  ölüm döşeğindeyken yanındakilere; “Bakın bakalım sabah oldu mu?” dedi. “Henüz olmadı” diye cevap verdiler. Biraz sonra tekrar “Sabah oldu mu?” diye sordu. “Henüz olmadı” dediler. Daha sonra da sabah olduğunu söylediler. Bunun üzerine Muâz (radıyallahü anh) şöyle duâ etti:
"Sabahında Cehenneme gideceğim geceden Allaha sığınırım. Hoş geldin ey ölüm, hoş geldin! Sevgilisini arayan ziyâretçi, ansızın gelen sevgili. Allahım, dün sana kavuşmaktan korkuyordum, bugün ise kavuşmayı arzu ediyorum. Allahım, sen de biliyorsun ki, ne dünyâyı ne de dünyâdan nehirler akıtmak, ağaçlar dikmek için uzun müddet yaşamayı isterim. Fakat ben, ilmî susuzluğumu gidermek, güçlüklere göğüs germek, ilim meclislerinde dizlerim şişinceye kadar âlimlerle oturmak için uzun ömür istiyorum.”

Toplam Görüntülenme: 486

Yayın tarihi: Perşembe, 01 Ağustos 2019

Sadaka, Rabb'in gadabını söndürür

İbrâhim bin Ya’kûb El-Cürcânî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Horasan yakınlarında, Belh şehrine bağlı Cürcân köyünde doğdu. 259 (m. 873)’de Şam’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: 

“İlk Peygamberlik sözünden insanların duydukları: Eğer utanmıyorsan istediğini yap.”
“Canlı sûret bulunan eve melekler girmez.”
“Hak ve adalet üzere bir gün hâkimlik yapmayı, bir sene devamlı gazâ etmekten daha çok severim”
“Ümmetimin iki kötü huya yakalanmalarından çok korkuyorum. Bunlar, nefse uymak ve ölümü unutup, dünya arkasında koşmaktır.” (Nefse uymak, İslâmiyete uymaya mâni olur. Ölümü unutmak, nefse uymaya sebep olur.)
“Sizden biriniz, mazlûm bir kişinin dövüldüğü yerde durmasın. Çünkü Allahü teâlânın laneti, o mazlumu müdâfaa etmedikleri için, orada hazır bulunanların üzerine iner.”
“Allahü teâlâ, bidat sâhibinin orucunu, haccını, umresini, cihâdını, adâletini kabul etmez. Hamurdan kılın çıkması gibi, İslâmdan çıkar.”
“Yabancı kadına şehvetle elini süren kimsenin kıyâmet günü eli boynuna bağlanacaktır. Onu öperse, dudakları Cehennem ateşinde yanacaktır.”
“Yabancı bir kızla zinâ etmek büyük bir günahtır. Evli kadınla yapmak, daha büyük günahtır. Mahrem akrabâsı ile zinâ yapmak hepsinden büyük günahtır. Dul kadının zinâ yapması, kızın yapmasından daha büyük günahtır. Yaşlı adamın yapması, gençlerin yapmasından daha büyük günahtır. Âlimin zinâsı, câhilin zinâsından daha büyük günahtır.”
Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anhüma) şöyle rivâyet etti:
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun, anasının, babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır.” 
“Sadaka, Rabbin gadabını söndürür.”
“Bir hurma parçası ile de olsa, (sadaka vererek) Cehennemden korununuz.”
“Gece ve gündüz sadaka veren kimseyi, Allahü teâlâ, yılan sokması sebebiyle ölmekten veya evin yıkılması sebebiyle ansızın ölmekten muhafaza eder.”
“Bir kimse, yeni bir elbise giydiği zamân, (Elhamdü lillâhillezî kesânî hâzessevb ve rezekanîhi min gayri havlin minnî velâ kuvveh) derse, geçmiş ve gelecek günahlarından çoğu affolunur.”
“Allahü teâlâ her hastalığın ilâcını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çâre yokdur.”

Toplam Görüntülenme: 473

Yayın tarihi: Cuma, 02 Ağustos 2019

İlim öğretmenin fazileti büyüktür

Ebû Ali Hâşimî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 345 (m. 957)’de doğdu. 428 (m. 1037)’de Bağdad’da vefât etti. Birçok kitap yazdı. Kitâb-ül-i’tikâd adlı eserinden bazı bölümler:

“Allahü teâlâ seni doğru itikâd edenlerden ve ona yardımcı olanlardan eylesin. Âmin. İtikâdî mevzularda konuşmak, konuşanın hem dinine, hem de dünyasına zarar verir. Dünyâdaki zararına gelince; kin ve tehlikelere sebep olur. Gömülüp, gitmiş bazı fitneleri ortaya çıkarır. Dinî yönden zararına gelince; bu mevzulara dalan kimse, hevâsına (nefsinin arzu ve isteklerine) uymaktan, Ehl-i sünnet itikâdına ters düşen itikâdlara düşmekten emîn olamazlar.” 
“Allahü teâlânın günahları ve sevapları tartacağı terazisi vardır.”
“Peygamberler kabirlerinde diridirler. Namaz kılarlar, ölü, cuma günü güneş doğmadan önce ve doğduktan sonra ziyâretçisini tanır.”
“İcma ve tevâtüre muhalefet eden doğru yoldan sapmıştır.”
“Hazreti Ali, hem hilâfette, hem de fazilette dört halifenin dördüncüsüdür.”
“Kul için birtakım melekler vardır ki, Allahü teâlânın emriyle onu muhafaza ederler.”
“Nasihat, sâlih amellerin en faziletlisi ve dinde asıldır.”
“Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdu ki: İnsanlara ilim öğretmekten daha faziletli bir ibâdet bilmiyorum.”
“Ehl-i kıbleden, ister büyük, ister küçük günah işleyen olsun, böyle bir kimse küfür ile itham edilemez.”
“Tövbe; hakkıyla Allahü teâlâdan korkanların işidir.” 
“Meymun bir Mihrân buyurdu ki: Üç şey ile kendini imtihan etme. Birincisi, kendisine Allahü teâlâya itaati emrederim gayesiyle bile olsa, sultânın huzuruna girme, ikincisi, kendisine Kur’ân-ı kerîmi öğretmek niyetiyle bile olsa, yabancı kadının yanına girme. Üçüncüsü, hevâ sahibinin (nefsinin arzusuna uyanın) sözünü dinleme. Çünkü sen, kalbine ondan ne bağlandığını bilemezsin.”
“Âlimlerden bir cemâat, akâid konusunu inceleyip, lâzım olanlar hakkında bildirilmesi lâzım olanları bildirdiler.”
Ebû Ali hazretlerine, Allahü teâlâya îmândan sorulduğunda, şöyle cevap verdi:
“Allahü teâlânın birliğini kalp ile tasdik, dil ile ikrârdır. Allahü teâlânın birliği ezelî ve ebedîdir. O görür ve işitir. Sıfatları da zatı gibidir. Benzeri bir varlık yoktur. Eğer Allahü teâlâ, (Ey kullarım! Sizleri günahlardan arındırdım) deseydi, kul hiçbir zaman günah işlemezdi.”

Toplam Görüntülenme: 465

Yayın tarihi: Cumartesi, 03 Ağustos 2019

Mümine cahillik yakışmaz

Muhammed El-Beclî hazretleri evliyânın meşhurlarındandır. Doğum târihi bilinmemekte olup, 621 (m. 1224) senesinde vefât etti. İlim öğrenmenin fazileti hakkında buyurdu ki:

"Melekler, ilim öğreneni çok severler ve kanatlarını gererler. Onu medh ederler. Yeryüzünde yaş ve kuru ne varsa, hattâ yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar, gökyüzü, ay, güneş ve yıldızlar, onun için Allahü teâlâdan af dilerler.
İlim, kararmış ve körleşmiş kalplere hayat, neşe ve huzur verir. Karanlıklarda gözlerin nûrudur. Bedene kuvvet ve zindelik onunla gelir. Makam ve derecelere onunla kavuşulur. Allahü teâlâyı ve O’nun kudretini düşünmek büyük ibâdettir. Onunla, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları bilinir. Onunla, Allahü teâlâya itaat, Resûlüne itaat olur. Onunla ibâdet olur. İlim, amelden önce gelir. İlimsiz amel kabul olmaz. Müslüman, önce ilim öğrenir, sonra öğrendiğiyle amel eder.
İlim kalblerin neşe ve huzûrudur.”
Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: 
“Âlim için her şey, hattâ denizdeki balıklar bile istiğfar eder.”
“Bir kimse evinden ilim öğrenmek için çıksa o dönünceye kadar Allah yolundadır.”
Kur’ân-ı kerîmde meâlen “Ey Rabbimiz, bize dünyâda iyi hâl ver ve âhirette merhamet ihsân et ve bizi Cehennem azâbından koru” âyet-i kerîmesindeki “Haseneten” kelimesinden murâd; “Dünyâda ilim ve ibâdet ihsân et, ahirette de Cennetini nasip et, demektir” buyuruldu.
Muhammed bin Hüseyin der ki: “Âlimler, fazîlet ve bereket sahibidirler. Onlar nerede bulunursa bulunsun, fazîlet de oradadır. Onlardan ilim öğrenen faziletli olur. Allahü teâlâ hayır ve bereketi onlarla beraber eyledi. Allahü teâlâ bizi ve onları, ilimle rızıklandırdı.”
İbn-i Abbas (radıyallahü anhüma) buyurdu ki: “Hayrı öğreten ve öğrenen kişi için, her şey istiğfar eder, hattâ denizdeki balık bile.”
Allahü teâlâ, kullarından kendisine îmân etmelerini, sonra da ibâdet etmelerini istedi. İbâdet de ancak ilimle haramı ve helâli bilmekle olur. Bu sebeple, şüphesiz bilgi sahibi olmak farzdır. Mümine cahillik yakışmaz. İlim öğrenmekle cahillik gider. İnsan, nefsinin istediği şekilde değil de, Allahü teâlânın emrettiği gibi ibâdet etmeli. Farzı, vacibi ve sünneti öğrenmelidir. İlim öğrenirken, Allah için öğrenmelidir.

Toplam Görüntülenme: 450

Yayın tarihi: Pazar, 04 Ağustos 2019

O, namazlarını hep geciktirirdi

Ebû Abdullah Zâgûlî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 472 (m. 1079)’da Türkistan’da Merv’de doğdu. 559 (m. 1164) senesinde vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:

İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadis-i şerîfte, Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz; “Bevlden (idrar) çok sakınınız. Muhakkak kabir azâbının çoğu bundandır” buyurdu.
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz; “Kabir azâbı şu üç şeydendir: Gıybet, koğuculuk ve bevl” buyurdu.
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurdu.
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anhümâ), babasının şöyle anlattığını bildirdi: “Müşrik kabirlerinden birisine uğramıştım. Bu sırada kabirden, ateşler içerisinde ve boynunda ateşten zincir bulunan bir kişinin çıktığını gördüm. Yanımda bir su kabı vardı. O kişi beni görünce; 'Ne olur bana su ver, üzerime su dök' diyordu. Bu sırada kabirden bir kişi daha çıktı ve; 'Ona su verme, Çünkü o kâfirdir' dedi. Boynundaki zinciri alıp, onu çekerek kabre götürdü.
Sür’atle ben Resûlullahın yanına geldim. Durumu kendilerine arz ettim. Resûl-i ekrem; (O gördüğün Ebû Cehil’dir. Kıyâmete kadar böyle azap çeker) buyurdu.
Amr bir Dînâr şöyle anlatır: “Bir kişinin kız kardeşi vefât etmişti. Yıkanıp, namazı kılındıktan sonra, kabre götürülüp defnedildi. Vefât eden kadının erkek kardeşi eve gelince, para kesesini kabirde unuttuğunu hatırladı. Arkadaşlarından birisini alarak, kabrin yanına gitti. Biraz aradıktan sonra keseyi buldu. Bu sırada arkadaşına;
-Sen biraz bana müsâade et, ötede beni biraz bekle. Ben, kız kardeşimin ne hâlde olduğuna, kabrinde herhangi bir şeyin olup olmadığına bir bakayım, dedi.
Kabrinin üzerindeki toprağın bir kısmını aldı. Bir de ne görsün, kabir tutuşmuş yanmakta! Hemen üzerini tekrar kapatıp, düzeltti ve annesinin yanına, gitti. Kız kardeşinin, dünyâda iken herhangi kötü bir hâlinin olup olmadığını sordu. Annesi ona şöyle dedi:
-O, namazlarını hep sonraya bırakır, geciktirirdi. Yani namaza ehemmiyet vermezdi!..”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Server-i alem buyurdu ki: “Muhakkak ki mümin, kabrinde yeşil bir bahçededir. Kabri ona, enine ve boyuna olmak üzere yetmiş arşın genişletilir. Ayın ondördü gibi kabri ona aydınlatılır.”

Toplam Görüntülenme: 448

Yayın tarihi: Pazartesi, 05 Ağustos 2019

Kur’ân-ı kerîm bir değil binlerce mucizedir

İbn-i Muhallid hazretleri hadîs, fıkıh ve târih âlimidir. 233 (m. 848)’de Bağdâd’da doğdu. 331 (m. 943) senesinde aynı yerde vefât etti. Şöyle nakleder:

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” en büyük mucizesi Kur’ân-ı kerîmdir. Kıyâmete kadar bâkî kalacaktır. İnsanların dilinde okunacak ve sayfalarda yazılı duracaktır. Hattâ Kur’ân-ı kerîm bir değil binlerce mucizedir. Onun en kısa bir sûresinde, meselâ Kevser sûresinde sayısız mucizeler vardır. Bütün insanlar birleşseler, Arabların beliğleri bir araya gelip yardımlaşsalar, bir âyet-i kerîmesini söylemekten âcizdirler. Kur’ân-ı kerîm, fesâhat ve belâgatta o kadar yüksektir ki, Arab kabîlelerinin bütün fasîhleri ve belîğleri onun benzerini söylemeğe güç yetiremezler. Kur’ân-ı kerîmin şaşırtıcı nazmı ve hayrete düşürücü üslûbu Arabların bütün üslûp ve terkîplerinden mümtâzdır. Hiçbiri ona benzemez. Arabların sözleri arasında ona benzer bir söz ne nâzil olmadan önce, ne de nâzil olduktan sonra aslâ vâki olmamıştır.
Resûlullah efendimiz bir gün Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Arabların fasîhlerinden olan Velîd bin Mugîre işitti ve rikkate geldi. Ebû Cehil onun bu hâlini görünce sitem etti. Bunun üzerine Velîd bin Mugîre şöyle dedi: Vallahi sizden hiçbiriniz Arabların sözlerini ve şiirlerini benden iyi bilmezsiniz. Muhammed'in okuduğu hiçbirine benzemez!
Arabların merâsimlerinden birinde, Arab kabîleleri toplanmışlardı. Velîd bin Mugîre onlara Muhammed “aleyhisselâm” hakkında söyleyeceğiniz bir söz üzerinde birleşin. Söyledikleriniz birbirinizi yalanlamasın. Böylece Arab kabîlelerini Ondan soğutalım ve sakındıralım, dedi. Bir kısmı Ona kâhin diyelim dediler. Velîd bin Mugîre, yok vallahi o kâhin değildir. Çünkü Onun sözlerinde kâhinlerin sözlerindeki seciyeye benzer bir söz yoktur, dedi. Mecnûndur diyelim diye teklîf ettiler. Velîd bin Mugîre, o da olmaz, zîrâ Onda hiç cünûn ve vesvese yoktur. Şâirdir diyelim, dediklerinde ise, ben şiirin her çeşidini gâyet iyi bilirim. Onun sözleri şiire hiç benzemiyor, dedi. Sihirbâz diyelim, dediler. Velîd bin Mugîre, hâyır sihirbâz da değildir. Çünkü onda sihirbâzlar gibi üfürmek ve düğüm yapmak yoktur. Bunun üzerine Kureyş müşrikleri bunların hiçbiri olmaz diyorsun, o hâlde ne diyelim, dediler. Velîd bin Mugîre, “Muhammed “aleyhisselâm” karı ile koca arasını, kardeşlerin ve akrabâların arasını açan bir sihirbâzdır diyelim” dedi.

Toplam Görüntülenme: 445

Yayın tarihi: Salı, 06 Ağustos 2019

Vesvese şeytandandır ve günahtır

Ebû Muhammed el-Buhârî eş-Şâfiî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Bağdâd’da yaşamıştır. 398 (m. 1007) senesinde vefât etti. Fıkıh ilminde zamanının en meşhur âlimi idi. Buyurdu ki:

Abdest almakta, necâset temizlemekte, niyet etmekte ve namaz kılmakta (vesvese) etmemelidir. Vesvese, zararlı olan şüphe, kuruntu demektir. Hadis-i şerifte, (Vesvese şeytandandır. Abdest alırken, guslederken ve necâset temizlerken, şeytanın vesvesesinden sakınınız!) buyuruldu. Vesvese etmek günahtır. Vesvese, suyu isrâf etmeye sebep olur. İsrâf ise haramdır. Vesvese, namazı geciktirmeye, cemaati, hattâ namaz vaktini kaçırmaya sebep olur.
Abdestin, tahâretin ve namazın şartlarını, sünnetlerini, mekruhlarını bilmeyen, vesvese hastalığına yakalanır. Bunları bilip, yerine getirince, şüpheye düşmemeli, iyi ve tamam yaptığına inanmalıdır. Böyle inanmak, ihtiyât olur. Şüpheye düşmek vesvese olur. Vesvese sahibi, ruhsat ile amel etmelidir. Sokaklar, topraklar temizdir. Üzerinde necâset görülmeyen her şey temizdir. Şüphe etmekle necis olmaz. Çok zannedilirse, kullanmak sahih, câiz ise de, tenzîhen mekruh olur.
Kâfirin, fâsıkın kullanmış olduğu donu, tabakları ve pis sokak böyledir. Ehl-i kitabın kestiklerini, incelemeden yemek helâldir. Kalbi, kötü ahlâktan temizlemekte, kul haklarını gözetmekte ve haramlardan sakınmakta, çok dikkat etmek, vesvese olmaz. Verâ ve takvâ olur.
Sünnet ile farz arasında konuşursa veya duâ, zikir okursa, sünnet sâkıt olmaz. Fakat, sünnetin sevabı azalır. Sünnetten sonra yalnız, (Allahümme entesselâm... ikrâm) denir. Fazla bir şey okunursa, sünnet namazı, sünnet olan yerinde kılınmamış olur. Bazı âlimler, sünnet sâkıt olur, tekrar kılınması lâzım olur dedi.
Farzdan sonra olan sünneti (Allahümme entesselâm....) dedikten sonra geciktirmek mekruh olur. Müslimin ve Tirmüzînin, Hazreti Âişe'den haber verdiklerine göre, Resûlullah farzdan sonra, (Allahümme entesselâm...) diyecek kadar oturup, hemen son sünnete başlardı. Hadis-i şeriflerde, namazlardan sonra okunmaları bildirilen (Evrâd)ın son sünnetlerinden evvel okunacaklarını gösteren bir işaret yoktur. Hattâ, bunların son sünnetlerden sonra okunmaları anlaşılmaktadır. Çünkü sünnet namazlar, farzların devamıdır. Bunun için son sünnetlerden sonra okumaya, farzdan sonra okumak denilir. Bunun için, (Resûlullah her farz namazdan sonra Tesbîh, Tahmîd, Tekbîr ve Tehlîl okurdu) haberinden, son sünnetlerden sonra okurdu anlaşılmıştır.

Toplam Görüntülenme: 433

Yayın tarihi: Çarşamba, 07 Ağustos 2019

Efendisinden kölesine yazılmış mektup gibi

Ebü’l-Feth Nişâbûrî hazretleri tefsîr âlimidir. 522 (m. 1128)’de doğdu. İran’da Nişâbûr’da doğdu. 599 (m. 1203)’de Mısır’da vefât etti. Tefsirinden bazı bölümler:

Zuhruf sûresi, 8. “Yoksa sanıyorlar mı ki, biz onların sırlarını, gizli sözlerini işitmiyoruz? Evet, işitiyoruz. Hem onların yanında elçilerimiz vardır. Onları yazıyorlar” âyet-i kerîmesinin nüzûl sebebini şöyle anlatmıştır:
“Kâbe-i muazzama ile örtüleri arasında oturup, konuşan iki Kureyşli ile bir Sakafî veya iki Sakafî ile bir Kureyşli arasında bir konuşma geçmiş, bunlardan biri demiş ki; 'Allahü teâlâ bizim sözlerimizi işitir mi? sanırsınız?' Diğeri de 'Açık söylerseniz işitir ve gizli söylerseniz işitmez' deyince bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur."
En’am sûresi 19. “Şu Kur’ân-ı kerîm, sizi ve kime erişirse onları inzar etmem, korkutmam için bana vahy olundu” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle buyurdu:
“Kur’ân-ı kerîm kime okunuyorsa, Allahü teâlâ kendisiyle konuşuyor gibidir.” Bunu böyle kabul eden kimse, Kur’ân-ı kerîmi efendisinden kölesine yazılmış bir mektup veya âmirden memura yazılmış bir emir gibi okur. Yani yalnız düzgün okumayı bir vazîfe saymaz. Belki ne emrettiğini, neler istediğini ve nelerden de menettiğini (yasaklandığını) anlamak için düşünerek okur ve gereğini yapar." 
Yine Bekâra sûresi 201. “Ey Rabbimiz, bize dünyâda bir hasene iyilik ver” âyet-i kerîmesindeki “hasene”den muradın, (sâliha, iyi, temiz bir kadın) olduğunu tefsîr etti. Nitekim Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, “Sizler şükreden kalbe, zikreden lisana ve âhiret husûsunda sizlere yardımcı olacak sâliha, mümin bir kadına sahip olmaya çalışın!” buyurmuştur.
Mü’minûn sûresi 99-100. “Nihâyet onlardan her birine ölüm gelip çatınca, tekrar tekrar şöyle diyeceklerdir: Ey Rabbim! Beni dünyâya geri gönder. Tâ ki boşuna harcadığım ömrüm karşılığında iyi amelde, ibâdet ve işlerde bulunayım!” âyet-i kerîmelerinin tefsîrinde de, şöyle bildirdi:
“Allahü teâlâ bu adama (Ne istiyorsun, neye heves ediyorsun? Servet edinmek, sular akıtıp bağ ve bahçeler yetiştirmek arzusunda mısın?) diye sorar. Adam ise, (Hayır, sâlih, iyi olan işler yapmak isterim) der. Allahü teâlâ, (Hayır ondan artık iş geçti. Bu ölüm anında herkesin söyleyeceği sözdür) buyurur.”

Toplam Görüntülenme: 432

Yayın tarihi: Perşembe, 08 Ağustos 2019

Sır açıklamak insanı küçük düşürür

Ebû Ca’fer Tusî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 254 (m. 864) senesinde vefât etti. Ma’rûf-i Kerhî ve diğer büyük zâtların da sohbetinde bulundu. Rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir:

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: 
“Lâ ilahe illallah diyen müminlerden bir kısmı, günahları sebebiyle Cehenneme girerler. Bunu gören müşrikler onlara, 'Lâ ilahe illallah demeniz size fayda vermedi. Siz de bizimle beraber Cehennemde yanıyorsunuz' derler. (Onların bu sözünden) Allahü teâlâ merhamet buyurur ve 'Lâ ilahe illallah deyip de Cehennemde yanan müminleri Cehennemden çıkarır. Onları hayat nehrine atar. Yanıkları iyileşir. Sonra Cennete girerler..." 
Resûlullah efendimizin mübârek hanımlarından Hazreti Ümmü Seleme vâlidemiz şöyle bildirdi. Resûlullah buyurdu ki: 
“Yeryüzünde kötülükler ortaya çıktığı zaman, Allahü teâlâ, yeryüzündekilere azâbını gönderir.” Bunun üzerine ben “Yâ Resûlallah! Onların arasında sâlih kimseler olsa da, Allahü teâlâ yine azâbını gönderir mi?” dedim. Resûlullah, “Evet, İnsanlara isâbet eden azap onlara da, onlara da isâbet eder...” buyurdu.
Ebû Ca’fer Tusî hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:
“Kalbde yakîn, dinde verâ, dünyâ için zühdü, hayâ ve ilmin olması, insanın saadetine ve akıbetinin iyi olacağına alâmettir.”
“Şu altı şey kendisinde bulunan kimsenin câhil olduğu anlaşılır: Birincisi, sebepsiz yere kızmak; ikincisi, faydasız yere konuşmak; üçüncüsü, yersiz nasîhatte bulunmak; dördüncüsü, sırrını herkese söylemek; beşincisi, herkese güvenmek; altıncısı, dostunu, düşmanından ayıramamak.”
“Müminin dört alâmeti vardır. Sözü Allahü teâlâyı hatırlatır. Susması tefekkür, bakışı ibret, ilmi hayırdır.”
Bir gün eline bol miktarda mal, servet geçmişti. Dediler ki; “Bunu, oğlun için mi alıkoyuyorsun?” Onlara buyurdu ki:
“Hayır, servetimi kendim için alıkoyacağım. Yani Allah rızası için dağıtacağım. Oğlumu da Allahü teâlâya emanet edeceğim.”
Adamın biri gelip, “Sakın evlâdını refaha, bolluğa kavuşturarak, onun felâketine, kötülüğe düşmesine sebep olma!” deyince, elindeki yüz bin dirhem gümüşü fakirlere sadaka olarak dağıttı.
Bir gün sordular: “Hangi huylar mümini alçaltır?” Buyurdu ki: “Çok konuşmak, kendisinde sır olarak bulunanları açıklamak ve herkesin sözünü kabul etmek insanı küçük düşürür.”

Toplam Görüntülenme: 420

Yayın tarihi: Cuma, 09 Ağustos 2019

Mümin, din kardeşini kendine tercih eder

Vâ’iz Muhammed Hocendî hazretleri fıkıh âlimlerindendir. Mâverâünnehir’de Hocend’de doğdu. Sonra İsfehân’a yerleşti. 483 (m. 1090) senesinde vefât etti. Bir vaazında şunları anlattı:

İyi bir Müslüman, kardeşlik ettiği kimseye, güler yüzlü, tatlı sözlü, açık gönüllü, açık elli, sabırlı, kibirsiz muâmele eder. Saygıya devam edip, yalan veya doğru olsun özrünü kabul eder. Onunla görüşmeden bir gün geçirmez. Karşılaşınca, sevgi ve saygı gösterip: “Benden sonra nasılsınız?” der. Resûlullahın Eshâbı, birbiri ile karşılaşınca, birbirlerini güler yüzle karşılar müsâfeha ederlerdi. Ayrıldıkları zaman da müsâfeha ederler, bu zamanda Allahü teâlâya hamd ve istiğfar ederlerdi. Bir günde birkaç defa karşılaşıp, ayrılsalar da böyle yaparlardı.
İyi bir Müslüman, yapılan iyiliği gizlemez, yayar. Daha önce de bildirildiği gibi, kişinin Müslüman kardeşi için en iyi hediyesi hikmetli sözdür. Çünkü hikmet müminin kaybettiği malıdır ve dîni için bütün dünya mallarından hayırlıdır. Yiyecek ve giyecekten eline geçtiğinde, Allah için olan kardeşini, kendine tercih eder. Eshâb-ı kirâmdan biri diğerine bir koyun başı hediye etti. Yedi evi dolaştı. Yine hediye olarak sahibine geldi!.. 
Kişi, kendisine iyilik edenin bedduasından korkar. Çünkü iyilik edenin, iyilik ettiği kimseye ettiği beddua kabul olur.
İyi bir Müslüman, Müslüman kardeşini gün aşırı ziyâret eder. Din kardeşini her gün ziyâret ettiğinde sıkılacağından korkarsa böyle yapar. Yoksa her gün ziyâret eder. Din kardeşini ziyâretinden dolayı Allahü teâlâdan sevap umar.
Müslüman kardeşinin kapısına varınca içeri girmek için izin ister, kapının karşısında durmaz. Kapının sağında veya solunda durur. Kapı aralığından içeri bakmaz. Kapıyı üç sefer çalar. Abdest alan kimsenin abdestini bitirinceye veya dört rekatlık namaz kılacak kadar bekler. Kendisine izin verilirse girer, verilmezse, hiçbir kin, hased ve düşmanlık beslemeden geri döner.
İyi bir Müslüman, ziyâretine gelene ikram eder. Ziyâret edenin de, kendine yapılan ikramı reddetmemesi, hizmeti beğenmezlik etmemesi lâzımdır. Çünkü ikramı ret, Müslümanın hakkını gözetmeme ve onu aşağılamak olur. Hadîs-i şerîfte “Üç şey reddedilmez: Minder, güzel koku ve süt” buyuruldu. Ancak ziyâret eden kimse, Allah için alçak gönüllülük yapıp yerde oturursa, mahzuru yoktur.

Toplam Görüntülenme: 415

Yayın tarihi: Cumartesi, 10 Ağustos 2019

Dünyâda, saâdetin anahtarına kavuşanlar

Hâce Şerefüddîn Ahmed Münîrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1263 (H.661) senesinde Hindistan’da Bihar'ın Münîr kasabasında doğdu. 1380 (H.782) senesinde vefât etti. Nizâmüddîn Evliyâ hazretlerinin halifelerinden Necîbeddîn Firdevsî’nin sohbetlerinde yetişti. İcazet verilerek talebe yetiştirdi.
Hâce Şerefüddîn Ahmed Münîrî hazretleri yetmiş altıncı mektubunda buyuruyor ki:

"Saâdet" Cennetlik olmak demektir. "Şekâvet", Cehennemlik olmak demektir. Saâdet ve şekâvet, Allahü teâlânın iki hazînesi gibidir. Birinci hazînenin anahtarı, tâat ve ibâdettir. İkinci hazînenin anahtarı, ma'siyyet yâni günahlardır.
Allahü teâlâ, her insanın saîd veya şakî olduğunu ezelde takdîr etmiştir. (Buna alın yazısı denir.) Ezelde saîd denilen kimsenin eline dünyâda saâdetin anahtarı verilir. Bu insan, Allahü teâlâya itâat eder. Ezelde şakî olanın eline de, dünyâda şekâvetin anahtarı verilir. Bu kimse, hep günah işler. Dünyâda herkes, eline verilmiş olan anahtara bakıp, saîd veya şakî olduğunu anlayabilir. Âhireti düşünen din âlimleri, herkesin saîd veya şakî olduğunu böylece anlar. Dünyâya dalmış din adamı ise, bunu bilmez.
Her izzet ve her nîmet, Allahü teâlâya itâat ve ibâdet etmekle ele geçer. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hâsıl olur. Herkese derd ve belâ, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itâat yolundan gelmektedir. (Allahü teâlânın âdeti böyledir. Bunu kimse değiştiremez. Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saâdet zannetmemeli. Nefse güç ve acı gelenleri de şekâvet ve felâket sanmamalıdır.) Kudüs'te Mescid-i Aksâ'da senelerce tesbih ve ibâdet ile ömrünü geçiren kimse, bir secdeyi terk ettiği için öyle yuvarlandı ki, bir daha kalkamadı. Eshâb-ı Kehf'in köpeği ise, pis olduğu hâlde, sıddîkların arkasında birkaç adım yürüdüğü için, öyle yükseldi ki, hiç düşmedi. Bu hâl, insanı hayrete düşürmektedir. Asırlar boyunca, ilim adamları bu bilmeceyi çözememiştir. İnsanın aklı, bunun hikmetini anlayamadı.
Âdem aleyhisselâma buğdaydan yeme dedi ve yemesini diledi. Şeytanın Âdem aleyhisselâma secde etmesini emreyledi ve secde etmemesini diledi. Beni arayınız buyurdu. Fakat kavuşmayı dilemedi. İlâhî yolun yolcuları, "Hiç anlayamadık" demekten başka bir şey söyleyemediler. Bizlere ne demek düşer. O'nun, insanların îmân etmelerine, ibâdet yapmalarına ihtiyâcı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin O'na hiç zararı olmaz. Mahlûklarına O'nun hiç ihtiyâcı yoktur.

Toplam Görüntülenme: 410

Yayın tarihi: Pazar, 11 Ağustos 2019

Ömrün uzamasına sebep olan hususlar

Fenârî Veliyyüddîn Efendi Osmanlı Hanefî mezhebi âlimlerindendir. Zamanının ulemâsından aklî ve naklî ilimleri tahsil ettikten sonra, çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Hac için gittiği Mekke-i mükerremede yedi sene kaldı. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin talebelerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. O büyük zâttan icazet alarak İstanbul’a döndü. Fâtih civarında bir medrese ve bir kütüphâne yaptırdı. 1151 (m. 1738) senesinde İstanbul’da vefât etti. Buyurdu ki:

Fakirliğe sebep olan hususlar: 
1. Yalan söylemek. 2. Ayakta bevl etmek. 3. Cünüb iken yemek yemek. 4. Çıplak olarak yatakta yatmak. 5. Bir yere yaslanarak yemek. 6. Ekmek ufağını hor görüp basmak. 7. Soğan ve sarımsak kabuklarını ateşe atmak. 8. Gece vakti ev süpürmek ve süprüntüleri evde bırakmak. 9. Yaşlı insanların önünde yürümek. 10. Ana-babayı adı ile çağırmak. 11. Eline geçirdiği ağaç ve süpürge çöpü ile dişini karıştırmak. 12. Kapı eşiğinde oturmak. 13. Elbisesini üzerinde dikmek. 14. Evde örümcek yuvası bırakmak. 15. Elini balçıkla yıkamak. 16. Bevl ettiği yerde abdest almak. 17. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak. 18. Aç iken soğan yemek. 19. Sabah namazını kılınca mescidden acele ile çıkmak. 20. Pazara erken gidip, geç dönmek. 21. Yoksul kimseden ekmek satın almak. 22. Babaya ve anaya kötü duâda bulunmak. 23. Kap kacağı örtüsüz bırakmak. 24. Çırayı ve mumu üflemek. 25. Her işe Besmelesiz başlamak. 26. Pantalonu ayakta giymek.
Zenginliğe sebep olan husûslar: 
1. Sadaka vermek. 2. İşe erken başlamak. 3. Güler yüzlü olmak. 4. Hoş sözlü olmak. 5. Evin etrâfını süpürmek. 6. Namazını, büyük saygı ve korku ile, Allahü teâlâya karşı boyun eğerek, ta’dîl-i erkânına riâyet ederek, vâciblerini, sünnetlerini, âdabını yerine getirerek kılmaktır. 7. Kuşluk namazını kılmak. 8. Ezandan önce mescidde bulunmak. 9. Devamlı abdestli dolaşmak. 10. Sabah namazının sünneti ile, vitir namazını evde kılmak. 11. Dünyâ ve din için faydası bulunmayan boş sözler konuşmamak. 12. Sabah namazından sonra yetmiş kere “Estağfirullah” demek. 13. “La havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” sözünü çok tekrarlamak. 14. Her cuma günü yetmiş kere “Allahümme agninî bihalâlike an harâmike ve ekfinî bifadlike ammen sivâke” duâsını okumak.
Ömrün uzamasına sebep olan hususlar: 
1. Başkalarına devamlı iyilikte bulunmak. 2. İnsanlara eziyet etmeyi terk etmek. 3. Yaşlılara karşı saygılı olmak. 4. Akrabaya karşı iyilikte bulunmak ve onları ziyâret etmek. 5. Zarûret olmadıkça yaş ağaçları kesmekten sakınmak. 6. Abdesti sünnete uygun ve âdabı ile almak. 7. Namazları ta’dîl-i erkânına uygun kılmak. 8. Büyük bir saygı ile Kur’ân-ı kerîm okumak. 9. Sıhhat kaidelerine riâyet ederek kendini zararlı şeylerden korumak.

Toplam Görüntülenme: 402

Yayın tarihi: Pazartesi, 12 Ağustos 2019

İlimden iman ve tâat doğar

Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed hazretleri İslam âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 1310 (H.710) senesinde Cezayir’de Tlemsân şehrinde doğdu. Tunus'a tahsîle gitti. Orada İbn-i Abdüsselâm'dan tasavvuf, Ebû Zeyd bin Yâkub'dan Kur'ân-ı kerîm dersleri aldı. Tasavvuf ilminde Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit mârifet bilgilerinde âdetâ bir derya gibi oldu. Akılları hayrete düşürecek derecede ilimlere sahip bir âlim olarak memleketine döndü. 1370 (H.771) senesinde vefat etti. Buyurdu ki:

Allahü teâlâ ilmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de günah işlemesine sebep yaptı. İlimden îmân ve tâat doğmakta, cehâletten de küfür ve günah hâsıl olmaktadır. Tâat, çok küçük olsa da, kaçırılmamalı. Günah pek küçük görünse de yaklaşmamalıdır. İslâm âlimleri dedi ki; üç şey, üç şeye sebeptir: Tâat, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gazabına sebeptir. Îmân etmek, şeref ve değer sâhibi olmaya sebeptir. Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gazabı, bu günahta olabilir.
Her mümini kendinden iyi bilmelidir. Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdîr hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç taat yapmamış olanı, dilerse affeder. Melekler; "Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesâd çıkaracak ve kan dökecek insanları niçin yaratıyorsun?" dediklerinde, "Onlar fesâd çıkarmazlar" demedi. "Sizin bilmediklerinizi ben bilirim" buyurdu. "Lâyık olmayanları lâyık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelîl olanları azîz ederim" buyurdu. "Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerine bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, onların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. Onları, ezelî olan lütfuma kavuşturur, ebedî olan lütfum ile hepsini okşarım" buyurdu.
Bir kimse "Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?" dedi. O da; "Bir gönül ki, Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp, onunla hayat buluyorsa, bu mârifettir" buyurdu. Soruyu soran; "Peki ben ne yaparsam bu mârifeti elde edebilirim?" diye tekrar sordu. "Bedeni terk ederek. Çünkü Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde, kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet. 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam. 4) Ucub ve gurur... İşte bu dört şey, kulun cenâb-ı Hakk'a ulaşmasına mânidir" buyurdu.

Toplam Görüntülenme: 396

Yayın tarihi: Salı, 13 Ağustos 2019

İbadeti terk edenin vay hâline

Mehmed Efendizade Hamîd Efendi Osmanlı Devleti’nin onbeşinci şeyhülislâmıdır. Konya’da 900 (m. 1494) senesinde doğdu. 995 (m. 1587) senesinde İstanbul’da vefât etti. Hâmid Efendi’nin, “Fetâvâ-i Hâmidiyye” adında dört cildlik bir eseri vardır. Bu eseri, senelerce medreselerde okunmuştur. Bu eserinde buyuruyor ki:

Peygamberimiz “aleyhissalatü vesselam buyurdu ki: (Bir kimse, bir vakit namazı kasten terk ederse, onun cezası Cehennemde seksen hukbe miktarı yanmaktır.) Bir kavle göre, bir hukbe seksen senedir ki, altı bin dört yüz sene eder. Bir kavle göre de bir hukbe seksen bin senedir. Her bir vaktin terki için, bu kadar zaman Cehennemde ateşten saclar üzerinde, kazaya kalmış namazlarını kılsa gerektir.
Namazı terk eden melundur. Hangi şehir, köy, mahalle ve hanede bulunursa, o namaz kılmayana buğz etmezlerse, cümlesine zarar gelir. Bunlara Allahü teâlâdan rahmet ve yardım gelmez. İbadetleri ve duaları kabul olmaz. Ancak namazsıza ne şekilde mümkünse buğz ederlerse, şerrinden kurtulurlar. Namaz kılmayana kız vermek ve namaz kılmayan kızı almak, namaz kılmayanın işinde bulunmak, hasta olsa hâlini sormak, cenazesine gitmek ve taşımak, komşuluk etmek, bir mahallede durmak, severek onunla görüşmek, onu sevmek caiz değildir.
İsa aleyhisselam, bir yola giderken, güzel, mamur bir yere uğramış. Kendisine ikram ve tazim etmişler. Geriye dönüşünde oraya gelmiş. O memleket yıkılmış. İnsanları helak olmuş. Suları, çeşmeleri kurumuş. Bağ ve bahçeleri harap olmuş. Orada kimse yok. Allahü teâlâya niyaz edip, (Ya Rabbi! Bu beldenin ahalisi sana asi mi oldu? Yoksa nazar mı isabet etti?) diye arz etmiş. Allahü teâlânın cevaben, (Bu beldeye ibadeti terk eden biri gelip, ellerini çeşmelerinden yıkadı. Bunlar bu ibadeti terk edene buğz etmeyip, nehy etmediklerinden dolayı,onları helak eyledim) buyurdu.
Namazı terk eden, namaz kılmamakla bütün Müslümanlara zulmetmiş bulunuyor. Çünkü her namazda (Esselamü aleynâ ve alâ ibâdillahissâlihîn) diye Müslümanlara yapılması gereken duayı yapmıyor. Her gün 5 vakit namazda 20 defa tekrarlanan bu duadan, ibadet eden Müslümanları mahrum bırakıyor. Yani hakları olan bu duayı terk ediyor. Kıyamet günü bütün müminler, bu haklarını namaz kılmayanlardan alsalar gerektir.

Toplam Görüntülenme: 395

Yayın tarihi: Çarşamba, 14 Ağustos 2019

Müslümana nasihat etmek husûsunda

İbn-i Kayserânî hazretleri hadîs ve târih âlimidir. İsmi, Muhammed bin Ali bin Ahmed’dir. 448 (m. 1056)’da Filistin’de doğdu. 507 (m. 1113) yılında Bağdad’da vefât etti. İbni Kayserânî’nin, “Safvet-üt-tasavvuf” adlı kitabının başında, eseri ne için yazdığı şöyle açıklanmaktadır:

“Tasavvuf ehlinin yolunu inkâr edenlerin hâlini uzun uzun düşündüm ve anladım ki; sûfîlerin yolunu inkâr edenler, iki grupta toplanmaktadırlar. Birinci gruptakiler, câhillerdir. Câhile verilecek cevap, duâdan başka bir şey değildir. Diğer grup ise, ilim ehli olup da, dînin sünnetleri ve âdabları hakkında bilgileri az olanlar ve bu bilgilerin asıllarını araştırmaya, usûllerini öğrenmeye ihtiyâç duymayanlardır. Bu gibi yarım âlimler, din ilimlerinden fıkıh ve kelâma, rey, kıyâs ve tefekküre âit bilgileri öğrenmeye ihtiyâç duymama cahilliğini gösterenlerdir. Selef-i sâlihîn, bu ilimleri öğrendiler ve kendilerinden sonrakilere bildirdiler. Onlardan da bizden öncekiler aldılar. Bunların bütün maksadı; “Ehl-i Suffa”ya, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünneti, ahlâkı, efâli (işleri) ve âdabı (edebleri) ile benzemek idi. Şayet tasavvuf ehlini inkâr edenler bunları bilselerdi, onların maksadının Selef-i sâlihînin maksadı olduğunu anlarlardı. Böylece de, o mübârek insanlara dil uzatmaktan sakınırlardı. Ehl-i tasavvufa dil uzatanların uygunsuz hâl ve sözlerini gördükten sonra, sûfîlerin hâl, hareket ve edeblerine hadîs-i şerîflerden delîl getirerek bu kitabıma yazdım.”
Bu eserinde yazdığı hadîs-i şerîflerden bazısı şunlardır:
Temîm-i Dârî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm), “Kimin için yâ Resûlallah?” diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Allah için, Kitabı için, Resûlü için, ümerâ için ve bütün Müslümanlar için” buyurdu.
Cerîr bin Abdullah (radıyallahü anh) “Biz, Resûlullaha, O’nu dinleyip itaat etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve her Müslümana nasihat etmek husûsunda biat ettik” buyurdu.
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, îmân etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe, (kâmil) îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey bildireyim mi? Onu yaptığınız zaman birbirinizi seversiniz. Aranızda selâmı yayınız.”

Toplam Görüntülenme: 394

Yayın tarihi: Perşembe, 15 Ağustos 2019

Kulum beni zikrederse ben de onu zikrederim

Ebû Ca’fer Münâdî hazretleri hadîs âlimlerindendir. 171 (m.787)’de doğdu. 272 (m. 885)’de Bağdâd’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:

Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) şöyle bildiriyor: “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ubey bin Ka’b’a (radıyallahü anh) “Allahü teâlâ, sana Kur’ân-ı kerîm okumanı, yahut okutmanı emrediyor” buyurdular. Ubey bin Ka’b (radıyallahü anh) da “Size ismimle mi bildirdi?” dedi. Resûlullah “Evet” buyurdular. Ubey bin Ka’b (radıyallahü anh) “Rabb-ül-âlemînin yanında zikredildim mi?” diye sordu. Resûlullah “Evet” buyurdular. Bunun üzerine Ubey bin Ka’b’ın iki gözünden yaş boşandı.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Resûlullah Medine’ye geldiğinde, Ensârın çocuklarına selâm verir, başlarını okşardı.”
Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Üç şey iyiliğin hazinesidir: Hastalığı gizlemek, musibeti gizlemek, sadakayı gizlemek. Allahü teâlâ buyurur ki: (Kulumu bir belâ ve hastalığa düçâr ettiğimde, sabreder ve ziyâretçilerine şikâyet etmezse, ona, iyileştiğinde etinden iyi et, kanından iyi kan veririm. Böylece ya onu hastalık kaydından azâd eder, günahsız kılarım, veya ölürse, rahmetime sahip ederim).”
Süfyân bin Abdullah (radıyallahü anh), bir gün Resûlullah efendimize “Yâ Resûlallah! Bana İslâmdan öyle bir kelime söyleyiniz ki, sizden sonra onu kimseye sormayayım” dedi. Resûlullah efendimiz; “Allahü teâlâya inandım de! Sonra dosdoğru ol!” buyurdu.
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ben sizi terk edersem, beni terk ediniz. Ancak, sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi, çok soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri idi. Sizi hangi şeyden nehyetmiş isem, o şeyden uzaklaşınız. Hangi şeyi yapmanızı emretmişsem, onu gücünüz yettiği kadar yapınız.”
Câbir bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah; “Duânın en efdali elhamdülillah, zikrin en efdali Lâ ilahe illallah’tır” buyurdu.
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i kudsîde buyuruldu ki: “Ben, kulumun beni zannettiği gibiyim ve kulum beni andığında, onunla beraberim. Kulum beni zikrederse, ben de onu zikrederim. Eğer beni bir toplulukta zikrederse, ben de onu, o topluluktan hayırlı bir toplulukta zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira (bir kulaç) yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, ben de ona koşarak gelirim.”

Toplam Görüntülenme: 382

Yayın tarihi: Cuma, 16 Ağustos 2019

En büyük mucize Kur'ân-ı kerimdir

Nasiruddîn bin Ya’kûb hazretleri kelam âlimlerdendir.  700 (m. 1300)’de Haleb’de doğdu. 763 (m. 1362)’de Şam’da vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:

Allahü teâlâ, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize en büyük mucize olarak (Kur'ân-ı kerimi) vahyetmiştir. Kur'ân-ı kerim, mucize olduğu muhakkak olan en büyük kitaptır. Hâlbuki Arablar, Muhammed aleyhisselâmdan, semadan bir kitap indirilmesini veya bir dağı altına çevirmesini istiyorlardı. Kur'ân-ı kerim, bu hususu ne güzel beyan buyurmaktadır. Ankebût sûresinin elli ve ellibirinci âyetlerinde meâlen;
(Müşrikler, ne olur Rabb'inden [Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetine delâlet eden İsâ aleyhisselâmın sofrası, Mûsâ aleyhisselâmın asâsı gibi] mucizeler indirilmiş olsaydı dediler. [Ey habîbim] Sen onlara de ki: Mucizeler Allahü teâlânın kudreti ve irâdesi ile olur. [Ne zaman ve nasıl isterse öyle yaratır. Bunları yapmak benim elimde değildir.] Doğrusu ben ancak Onun azâbını size tebliğ edici, haber vericiyim. Kur'ân gibi bir kitabı sana indirmiş olmamız, onlara [mucize olarak] yetmez mi? Bunda, inanan kavim için, rahmet ve nasihat vardır) buyurulmuştur.
O hâlde, Muhammed aleyhisselâmın en büyük mucizesi, Kur'an-ı kerimdir. (Bu Allah kitabı değildir, onu Muhammed yazmıştır) diyebileceklere karşı da, Allahü teâlâ, yukarıda meâl-i şerifini bildirdiğimiz, Ankebût sûresinin kırksekizinci âyetinde cevap vermiştir. Böyle şüphelere mahal bırakmamıştır.
Allahü teâlâ, Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin böyle bir kitabı yazacak bir kudrette olmadığını ve Kur'ân-ı kerimin kendisi tarafından vahyedildiğini teyîd etmektedir. Esasen Muhammed aleyhisselâmı Peygamber olarak seçerken, Onun bilhâssa ümmî, yani okuma yazma öğrenmemiş olmasını ve bu sebepten Kur'ân-ı kerimin ancak Allahü teâlâ tarafından vahyedilebileceğinin anlaşılmasını istemiştir. Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin 82. âyetinde meâlen;
(Kur'an-ı kerimin manasını düşünmiyorlar mı? Eğer Allahtan başkasından gelmiş olsaydı, içinde pek çok ihtilâf bulunurdu) buyurulmuştur ki, bu ne kadar doğrudur.

Toplam Görüntülenme: 376

Yayın tarihi: Cumartesi, 17 Ağustos 2019

Yeryüzünde âlim kalmayınca

İbn-ül-Hızâ hazretleri Mâlikî mezhebi âlimlerindendir. 348 (m. 948)’de, Endülüs’te (İspanya) Kurtuba (Cordoba) şehrinde doğdu. İşbiliyye (Sevilla), sonra Serakusta (Saragosta) kadılığına tayin edildi. Bu vazîfede iken, 416 (m. 1025)’de vefât etti. Hadîs ilminde çok yükseldi. Şöyle anlattı:

Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anh) rivâyet etmiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ilmi âlimlerden çekip almaz. Ancak âlimi, ilmiyle beraber çekip alır. Yeryüzünde âlim kalmayınca insanlar câhilleri önder edinirler. Onlara sorarlar onlar da ilimsiz olarak fetvâ verirler. Dalâlete düşerler ve başkalarını da saptırırlar.”
Abdullah bin Amr (radıyallahü anhüma), bir gece rüyâsında, bir parmağını balda, bir parmağını da yağda görür. Ertesi gün Resûlullah efendimize bu rüyâsını sordu. Resûl-i ekrem, “Bal, Kur’ân-ı kerîm, yağ ise Tevrat’tır. Sen her ikisini de okuyacaksın” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, onu ilim talebine teşvik etmiştir.
Hazreti Ömer (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Her kim kavmini ilme, fıkha yöneltirse, onlara hayat kazandırır. Kim onları fıkhın dışına götürürse, onların helâkına sebep olur.”
Ziyâd bin Cübeyr’e “İslâmı yıkan bir şey biliyor musun?” dendiğinde, “Hayır” dedi. Soran şahıs dedi ki: “Âlimin zellesi (yanılması) münâfıkların Kur’ân-ı kerîmin hükümlerine karşı gelmesi, sapık din adamlarının hüküm vermesidir.”
Mugîre bin Şu’be (radıyallahü anh) rivâyet etmiştir: Resûlullah buyurdu ki: “Allahü teâlâ size annelere isyanı, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, verilecek borcun verilmemesini, verilmeyen bir şeyin alınmasını haram kıldı. Yine Allah sizin için çok suâl sormayı, çok konuşmayı, malı sebepsiz ve lüzumsuz yere harcamayı kerih gördü.” Bu hadîs-i şerîfte anne-baba hakkına riâyetten bahsedilmekte ve onların hakkına riâyet etmemenin büyük günahlardan olduğu bildirilmektedir.
Hadîs-i şerîfte sâdece annelerin hakkı zikredilmesi, anne hakkı daha büyük olduğu içindir. Anneler zikredilerek, babalar da kasdedilmiştir. Yine bu hadîs-i şerîfte, kendine lâzım olmayan şeyleri sormayı, onlarla meşgul olmayı yasaklamaktadır. Yine bu hadîs-i şerîf, malı günah olan yerlere sarf etmeyi de yasaklamaktadır. Denildi ki: “Bu hadîs-i şerîf, fayda gelmeyecek yerlere harcetmeyi yasaklamaktadır.”

Toplam Görüntülenme: 367

Yayın tarihi: Pazar, 18 Ağustos 2019

Haset, ibâdetlerin sevabını giderir

Şemseddîn Mehmed Konevî hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 716 (m. 1316)’da Konya’da doğdu. 788 (m. 1386)’da Şam’da veba salgınından vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:

Haset, kıskanmak, çekememektir. Allahü teâlânın ihsân ettiği nimetim ondan çıkmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, haset olmaz, (Gayret) olur. İlmini, mal, mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur. Malını haramda, zulümde, İslâmiyeti yıkmakta, bidatleri ve günahları yaymakta kullananın malının yok olmasını istemek de, haset olmaz, din gayreti olur.
Bir kimsenin kalbinde haset bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günah olmaz. Kalbde bulunan hâtıra, düşünce, günah sayılmaz. Hâtıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde haset bulunmasından üzülmezse veya arzusu ile haset ederse, günah olur, haram olur. Bu hasedini sözleri ile, hareketleri ile belli ederse, günahı daha çok olur. Hadis-i şerifte, (İnsan, üç şeyden kurtulamaz: Suizan, tayere, haset. Su'i zan edince, buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zannettiğiniz şeyi, Allaha tevekkül ederek yapınız. Haset ettiğiniz kimseyi incitmeyiniz!) buyuruldu.
Tayere, uğursuzluğa inanmaktır. Suizan, bir kimseyi kötü zannetmektir. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, kalbde haset hâsıl olması, haram değildir. Bundan râzı olmak, devamını istemek, haram olur. Hadis-i şerifte, (Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur) buyuruldu.
İnsanın kalbine, küfür veya bid'at îtikadı olan bir düşünce gelince, bundan üzülür ve hemen reddederse, bu kısa düşünce, küfür olmaz. Fakat, senelerce sonra kâfir olmaya karar verirse, hattâ bunu bir şarta bağlarsa dahi, karar verdiği anda kâfir olur. Senelerce sonra bir kâfir ile evlenmeye niyet eden kadın da böyledir.
Haset, ibâdetlerin sevabını giderir. Hadis-i şerifte, (Haset etmekten sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok ettiği gibi, haset de hasenatı yok eder!) buyuruldu. Haset eden, onu gıybet eder, çekiştirir. Onun mâlına, canına saldırır. Kıyâmet günü, bu zulmlerinin karşılığı olarak, hasenâtı alınarak ona verilir.
Haset edilendeki nimetleri görünce, dünyası azap içinde geçer. Uykuları kaçar. Hayır, hasenât işleyenlere, on kat sevap verilir. Haset bunların dokuzunu yok eder, birisi kalır.

Toplam Görüntülenme: 349

Yayın tarihi: Pazartesi, 19 Ağustos 2019

Rükü ve secdeleri tam yapmayanlar

Ebû Abdullah Şatibî hazretleri hadîs, tefsîr ve fıkıh âlimidir. 496 (m. 1103)’de Endülüs’te (İspanya) Mürsiye’de (Murcia) doğdu. 565 (m. 1170)’da Şatibe’de (Jativa) vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:

Bu zamanda insanların çoğu namaz kılmakta gevşek davranıyor. Tumânînete ve ta’dîl-i erkâna ehemmiyet vermiyorlar. Bunun için, bu noktayı belirtmeye mecbur oldum.
İyi dinleyiniz! Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir) buyurdu. Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namâzından nasıl çalar? diye sordular. (Namâzın rükü’unu ve secdelerini tam yapmamakla) buyurdu.
Bir defa da buyurdu ki: (Rüküda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını Allahü teâlâ kabul etmez.)
Resûlullah efendimiz bir kimseyi namaz kılarken, rüküunu ve secdelerini tam yapmadığını görüp, (Sen namazlarını böyle kıldığın için, Muhammedin “aleyhissalâtü vesselâm” dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun?) buyurdu.
Yine buyurdu ki: (Sizlerden biriniz, namaz kılarken, rüküdan sonra tam kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça namazı tamam olmaz.)
Bir kere de buyurdu ki: (İki secde arasında dik oturmadıkça, namazınız tamam olmaz.) 
Bir gün Resûlullah efendimiz birini namaz kılarken, namazın ahkâm ve erkânına riâyet etmediğini, rüküdan kalkınca, dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp, buyurdu ki: (Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü, sana benim ümmetimden demezler.) Bir başka yerde de buyurdu ki: (Bu hâl üzere ölürsen, Muhammedin “aleyhisselâm” dîninde olarak ölmemiş olursun.)
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Altmış sene, bütün namazlarını kılıp da, hiçbir namazı kabul olmayan kimse, rükü ve secdelerini tam yapmayan kimsedir.)
Zeyd ibni Vehb “rahmetullahi teâlâ aleyh” birini namaz kılarken rükü ve secdelerini tam yapmadığını gördü. Yanına çağırıp, ne kadar zamandır böyle namaz kılıyorsun, dedi. Kırk sene deyince, sen kırk senedir namaz kılmamışsın. Ölürsen Resûlullah efendimizin sünneti [yanî dîni] üzere ölmezsin, dedi.

Toplam Görüntülenme: 342

Yayın tarihi: Salı, 20 Ağustos 2019

O elmayı kulumun rûhuna göster

Bitlisli Molla Ebü’l-Fadl hazretleri Osmanlı âlimlerinin büyüklerindendir. İdrîs-i Bitlisî’nin oğludur. "Defterdar" adı ile meşhur oldu. 982 (m. 1574)’de Eyüp’te vefât etti. Eyüp semtinde Defterdar Camii'ni yaptırdı. Kabri bu caminin avlusundadır. Bir dersinde buyurdu ki:

Herkes eceli gelince ölür. Hak teâlâ A’râf sûresi, otuzüçüncü âyetinin meâl-i şerîfinde şöyle buyurur: “Ecelleri geldiği zaman, onu bir saat ileri ve geri alamazlar.” 
Kişi doğmazdan önce, ne kadar yaşayacağı takdîr edilmiştir. Allahü teâlâ ölümü yarattı. Allahü teâlâ emrini nerede hükmettiyse, o kişi, malını, evlâdını ve ıyâlini, hepsini bırakıp kabre gider, ölümü hangi memlekette ise, orada tecelli eder. Doğuda ölmesi takdîr edilmiş olana, batıya giden yollar kapanır.
Şöyle anlatılır: Azrail aleyhisselâm Süleymân aleyhisselâmın yanına, gelince, oturanlardan birine dikkat ile baktı. Adam, meleğin böyle sert bakışından korktu. Azrail aleyhisselâm gidince, Süleymân aleyhisselâma yalvarıp, rüzgâra emretmesini, rüzgârın kendisini garp memleketlerinden birine götürüp, Azrail aleyhisselâmdan kurtulmasını istedi. Azrâil aleyhisselâm tekrar gelince, Süleymân aleyhisselâm, o adamın yüzüne niçin sert baktığını sordu. Azrail aleyhisselâm, “Bir saat sonra garptaki şehirlerden birinde, o kimsenin canını almak için emrolunmuştum. Onu senin yanında görünce, hayretimden dikkat ile baktım; Emre uyup garba gidince, onu orada görüp canını aldım” dedi.
Cenâb-ı Hak; bir kuluna hidâyet ve îmânda sebat murâd ederse, o kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Azrail aleyhisselâm bir müminin rûhunu almak istediğinde o rûh, “Sen bununla mı emrolundun? Sana itaat edemeyeceğim” der. O zaman Azrail aleyhisselâm “Evet, ben bununla vazîfelendirildim” buyurduğunda, rûh kendisinden delîl, alâmet ister. Ve der ki; “Allahü teâlâ beni yarattı ve şu cesedime koydu. Bu zaman sen orada yoktun. Şimdi beni almak istiyorsun.” Allahü teâlâ buyurur ki; “Kulumun rûhunu, canını aldın mı?” Azrail aleyhisselâm, “Yâ Rabbî, kulun şöyle şöyle demekte, alabileceğime dâir benden delîl (burhan) istemektedir” diye arzedince, Allahü teâlâ buyurur ki; “Kulumun rûhu doğru söylemektedir. Ey Azrail! Şimdi Cennete git. Oradan bir elma al, delîl ve burhanındır. Onu kulumun rûhuna göster.” Azrail aleyhisselâm buyurulanı yapar. Cennete gider, elmayı alır. Üzerinde “Bismilâhirrahmânirrahim yazılmıştır. Onu mü’minin rûhuna gösterince, rûhu neş’e, sürûr ve sevinç ile o bedenden çıkar.

Toplam Görüntülenme: 334

Yayın tarihi: Çarşamba, 21 Ağustos 2019

Resûlullaha çok salevat getirirdim

Bedreddîn Bülkînî hazretleri, tefsîr, hadîs, nahiv ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 821 (m. 1418)’de doğdu. 890 (m. 1485)’de Mısır’da vefât etti. Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salât-ü selâm söylemenin faziletlerini şöyle anlattı:

Abdullah Kavarîrî anlattı: Kâtiblik yapan bir komşumuz vardı. Vefâtından sonra onu rüyâda görüp, “Allahü teâlâ sana ne muâmele eyledi?” diye sordum. Bana; “Allahü teâlâ, beni af ve mağfiret etti” dedi. “Ne yaptın da Allahü teâlâ seni af ve mağfiret etti?” deyince de; “Ben Resûlullahın ismini yazdığım zaman, (sallallahü aleyhi ve sellem) diye de ilâve eder, O’na salât-ü selâm yazardım. Allahü teâlâ, beni bu yüzden af ve mağfiret buyurdu” dedi.
Sâlihlerden birisi, Hasen bin Resîk’i vefâtından sonra çok güzel bir hâlde gördü. Kendisine; “Bu hâle nasıl kavuştun?” diye sorulunca; Resûlullaha çok salât-ü selâm getirirdim, onun için” dedi.
Ebû Hüseyn Yahyâ bin Hüseyn, Berşânî İsfehânî’den şöyle nakleder: Rüyâmda Resûlullahı gördüm. “Yâ Resûlallah! Amcamın oğlu Muhammed bin İdrîs’e (İmâm-ı Şafiî) bir yardımınız, oldu mu?” diye sordum. Resûlullah; “Evet oldu. Allahü teâlâdan onu hesaba çekmemesini diledim” buyurdu. “Niçin yâ Resûlallah?” deyince, “Çünkü o, bana çok güzel salât okuyordu” buyurdu. “O salât hangisidir?” diye sordum. “Allahümme salli alâ Muhammedin küllemâ zekerehüz-zâkirûn ve salli alâ Muhammedin küllemâ gafele an zikrihil-gâfilîn” buyurdu...
Allahü teâlâya Resûlullahı vesile eden kimse, huşû ve hudû üzere olmalı. Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde emrettiği şekilde Resûlullaha hayatta imiş de yüksek huzûrlarında bulunuyormuş gibi edeb üzere bulunmalıdır. Sekinet ve vekarı terk etmemelidir. Çünkü Selef-i sâlihîn böyle bildirmiştir.
Mâlik bin Enes’in yanında, Resûlullah anıldığı zaman rengi değişir, iki büklüm olurdu. Yanında bulunanlar onun bu hâlini görüp sordukları zaman, onlara şöyle derdi:
“Keşke siz benim gördüğümü görseydiniz. O zaman benim bu hâlime hak verirdiniz.” Kendisine ne gördüğü sorulunca, onlara şöyle anlattı:
“Muhammed bin Münkedir’i gördüm. O seyyid-ül-kurrâ idi. Kimse ona Resûlullah efendimizin bir hadîs-i şerîfini sormaya cesâret edemezdi. Çünkü o, Resûlullah efendimiz yanında anılınca, pek çok ağlardı. Onun için yanında bulunanlar, ona merhametlerinden böyle bir şeyi soramazlardı."

Toplam Görüntülenme: 331

Yayın tarihi: Perşembe, 22 Ağustos 2019

Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım

Ebû Abdullah Cezerî hazretleri tefsîr, nahiv ve fıkıh âlimidir. 637 (m. 1239)’da Cizre’de doğdu. 711 (m. 1312)’de Mısır’da vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:

Abdürrahmân bin Kâsım’ın yanında, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek isimleri anılıp yüzüne bakıldığında, yüzünden kanın çekilmiş, ağzında dilinin kurumuş olduğu görülürdü. Abdullah bin Âmir Zübeyr’in yanında, Resûllullah anıldığı zaman, gözlerinden artık yaş gelmeyinceye kadar ağlardı. Zührî’yi de gördüm. Çok nezîh bir yaşayışı vardı. Yanında Resûlullah anılınca, öyle bir hâl alırdı ki, onun o hâlini gören hiçbir kimse, “Bu Zührî’dir” diyemezdi. Şu iyi bilinmelidir ki, Resûlullah, hem hayatta iken ve hem de âhıreti teşrîflerinden sonra, hem söz ve hem fiilleriyle güzel bir nümunedir. O’nun bütün hâlleri O’na bakanlar için ibret, basiret sahipleri için bir müjdedir. Çünkü, Allahü teâlânın indinde ondan daha üstün birisi yoktur. O Allahü teâlânın habîbi, resûlü, nebîsidir.
Ömer bin Hattâb’dan (radıyallahü anh) rivâyet edildi. Resûlullah şöyle buyurdu: 
Âdem aleyhisselâm zelleyi itirâf edince; “Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın hakkı için beni bağışla” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Sen Muhammed aleyhisselâmı nereden biliyorsun? Ben henüz onu yaratmadım” buyurdu. Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm; “Şuradan biliyorum ki, sen beni yed-i kudretinle yaratıp bana rûh üflediğin zaman, başımı kaldırıp, Arş üzerinde (La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılmış olduğunu gördüm. Bildim ki, sen, şerefli ismini hiç kimseye bağışlamazsın. Ancak halkın en sevgilisi olan bir kimsenin ismine bağışlarsın” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Doğru söyledin. O, bana halkın en sevgilisidir. Mademki, onun hürmetine benden mağfiret istedin, gerçek olarak ben de seni affettim. Eğer Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım” buyurdu...
Irbâz bin Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” şöyle rivâyet etmişdir: Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdu ki: Âdem aleyhisselâmın cesedi toprak hâlinde ve henüz rûh verilmemiş hâlde iken, Allahü teâlâ katında benim adım “Hâtemünnebiyyîn” diye yazılmıştı. İbrâhîm aleyhisselâm şöyle duâ etmişdir: [Bekara sûresi 129.cu âyetinde meâlen] (Yâ Rabbî! Onlara senin âyetlerini okuyacak bir resûl gönder.) Îsâ aleyhisselâm da şöyle müjde vermiştir: [Saf sûresi 6.cı âyetinde meâlen] (Ey İsrâîl oğulları! Ben size Allahın peygamberiyim. Tevrâtın tasdîkçisi ve benden sonra gelecek bir peygamberin müjdecisi olarak geldim ki, o peygamberin ismi “Ahmed”dir...)

Toplam Görüntülenme: 312

Yayın tarihi: Cuma, 23 Ağustos 2019

Bir kimse hikmetli söz söylemekle azîz olmaz

Cemâleddîn Zebîdî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 945 (m. 1539)’da Yemen’de Zebîd’de doğdu. 991 (m. 1583)’de orada vefât etti. Bir talebesine buyurdu ki:

Bil ki, her iki dünyâda (dünyâ ve âhırette), soyu ile, çok ilim sahibi olmakla, çok şeyler rivâyet edip, hikmetli sözler söylemekle, kişi şerefli ve azîz olmaz! Kişi, ancak (zâhiri ile beraber) bâtının da (kalbinin de) manevi kirlerden ve kötülüklerden arınması ile, himmetinin yüksekliği ile bu şerefe ve izzete sahip olur.
Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâma; “Ben hakîm olan kişinin hikmetli sözlerine değil onun kalbine ve himmetine bakarım” diye vahyetti.
Zâhirî ilim ehline göre, insanlar iki kısımdır: Âlim ve müteâllim (talebe). Âlim, kendisine tâbi olunan, müteallim ise, tâbi olandır.
Bâtın ehline göre de, insanlar iki kısımdır: Mürid ve Murâd, Murâd, sıddîkdır. Mürîd ise sâdıkdır. Sâdık olan mürîdde görülen her şey, sıddîk denilen ve kendisine tâbi olunan zâta tâbi olmanın neticesi ve meyvesidir. Sıddîk ve murâd olan zât, Ârif-i billah’dır (Allahü teâlâyı tanıyan âhıret âlimidir). Bu zât, marifetler hazinesidir. Bu âlim, zâhirî ilimlerle meşgul olup, sayfalardan nakiller yapan âlimler gibi değildir. Birisi, Ebû Ya’kûb Nehrecûrî’ye; “Allahü teâlâya nasıl kavuşulur? Bu yola nasıl girilir?” diye sorduğunda; “Âlimlerle beraber olur, câhillerden uzak durur, amele ve zikre devam edersen, Allahü teâlâya kavuşursun” buyurdu.
Mekke-i mükerremede bir zât, Nehrecûrî’ye gelip; “Kalbimde bir kasvet (katılık) var. Bunun için, falan falan zât ile istişâre ettim. Onlardan biri, bana oruç tutmamı tavsiye etti. Dediği gibi yaptım, fakat bu durumdan kurtulamadım. Diğeri ile istişâre ettim, o da yolculuk yaparsam bu hâlin benden gideceğini söyledi. Onun dediği gibi de yaptım, fakat yine bu hâlimden kurtulamadım” deyince, Ebû Ya’kûb Nehrecûrî hazretleri; “Onların tavsiyeleri hatalıdır. Sen, insanlar uyuduğu zaman Mültezem’e (Hacer-ül-esved ile Kâbe-i muazzamanın kapısı arası) git. Orada, Allahü teâlâya bu hâlinin geçmesi için yalvar” dedi. O kimse de dediği gibi yaptıktan sonra, “O kasvet hâli benden geçti” dedi.
Mekke-i mükerremede, Mültezem’de bulunmayan kimse için de, her yerde Hakk'ın rahmet kapısı açıktır. Hakkın rahmet kapısı dâima Ehl-i İslâmın mültezemidir. Dâvûd aleyhisselâm buna işâret ederek; “İlâhî! Senin tabiplerine gittim. Hepsi de bana senin kapını gösterdiler” buyurmuştur.

Toplam Görüntülenme: 309

Yayın tarihi: Cumartesi, 24 Ağustos 2019

Şimdi kabrinde kimsesiz olarak kaldın

Muhammed Kazvînî hazretleri İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. İran’da Kazvin’de doğdu. 580 (m. 1184)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:

Herkes, eceli gelince ölür. A'râf sûresi otuzüçüncü âyetinde meâlen, (Ecelleri geldiği zaman, onu az zaman ileri ve geri alamazlar) buyuruldu. Kişi doğmadan önce, ne kadar yaşayacağı takdîr edilmiştir. Nitekim, Lokman sûresi son âyetinde buna işaret vardır. Mü’minin rûhunun bedenden ayrılması, esîrin hapisten kurtulması gibidir. Dünyânın iyiliği gitti. Kederleri kaldı. Bundan dolayı ölüm, her Müslümân için hediyedir.
İnsan ölüp, cenazesi gasilhâneye konduğunda, “Ey Ademoğlu! Nerede o kuvvetli, güçlü bedenin, seni niye zayıflattı? Nerede bülbül gibi konuşan dilin, seni niye susturdu? Nerede o dostların, şimdi seni yalnız bıraktılar?” diye üç nidâ gelir.
Kişi kefenlendiğinde, “Ey Âdemoğlu! Azıksız uzun bir yolculuğa gidiyorsun! Dönmemek üzere evinden ayrılıyorsun! Hiç binmediğin tahta bir ata (tabuta) biniyorsun ve korkulu bir yer olan bir eve, kabre konacaksın!” diye üç nidâ gelir.
Tabuta konulurken “Ey Âdemoğlu! İmân sahibi bir kimse isen, Allahü teâlâya, Peygamberlerine bildirdiği şekilde inanmış isen, sana müjdeler olsun. Sâlih amel sahibi, her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapmış bir kişi isen ne mutlu sana. Allahü teâlâyı gücendirmiş, O’na imân etmemiş, dediğini tutmamış biri isen, yazıklar olsun, eyvahlar olsun” diye üç nidâ gelir.
Musallaya konduğunda, “Ey Âdemoğlu! Dünyâda her ne amel yaptı isen onun karşılığını göreceksin. Yaptığın hayır ise, karşılık olarak hayır ve iyilik görecek, eğer şer yaptı isen, azâbını göreceksin” diye üç nidâ gelir.
Cenâze kabir kenarına konduğunda “Ey Âdemoğlu! Bu harap yer için dünyâda iken azık olarak ne biriktirdin? Bu karanlık yeri aydınlatacak bir nûr, bir ışık olarak neyin var? Hiçbir şeyin olmadığı bu kabre, dünyâdaki zenginliğinden ne getirdin?” diye üç nidâ gelir.
Mezara konduğunda, “Ey Âdemoğlu! Dünyâda iken benim üzerimde gülüyordun, şimdi içimde ağlar oldun. Üzerimde sevinç ve neşe içerisinde idin. Şimdi içimde üzgünsün. Benim üzerimde bülbül gibi konuşup, herkese nutuklar atıyordun. Şimdi içime girince sesin çıkmaz oldu” diye üç nidâ gelir.
İnsanlar geri dönüp giderlerken Allahü teâlâ buyurur ki: “Ey kulum, şimdi kabrinde kimsesiz olarak kaldın. Seni kabir karanlığına terk ettiler.”

Toplam Görüntülenme: 305

Yayın tarihi: Pazar, 25 Ağustos 2019

Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse

Şemseddîn Gazzî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. Büyük âlim ve velî Abdülganî Nablüsî hazretlerinin dâmâdı idi. 1096 (m. 1685)’de, Şam’da dünyâya geldi. 1167 (m. 1753)’de evvel vefât etti. “Dîvân-ül-İslâm” isimli eserinde, âlimleri, meşhur şahsiyetleri ve sultanları topladı. Bu eserinde, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini anlatırken, onun bir talebesine nasîhatini nakleder:

"Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse! Her şeyden önce sana; kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itâattan kurtaracak bir üstâd, hoca lâzımdır. Şâyet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bâzı nasîhatlerde bulunayım...
O zâtı bulduğun zaman, huzurunda, yıkayıcının elindeki meyyit, ölü gibi ol. Çünkü meyyit, yıkayıcının irâdesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit, yıkayıcıya aslâ itirâz etmez. Sakın hatırına o zâta karşı itirâz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevâbını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile berâber olma. Arkadaşlık etme...
Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol. O zâta, hiçbir işinde itiraz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdâr olduğunu unutma. Edebi aslâ terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayâyı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster.
O zâta yemek ve yiyecek takdîm ettiğin zaman, diğer lâzım olan şeyler ile berâber önüne bırak, kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, îtiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zâtın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bâzen onlar, talebelerini denerler. Onunla berâber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zâta karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun bundan haberi olduğu hâlde, sana müsâmaha gösterdiğini, seni cezâlandırmadığını görürsen, bilki o seni denemektedir."

Toplam Görüntülenme: 297

Yayın tarihi: Pazartesi, 26 Ağustos 2019

Yemin ederim ki sen yalancısın

Ebü’l-Mekârim Hafnâvî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Mısır’da doğdu. 1181 (m. 1767) senesinde aynı yerde vefât etti. Üstün hâllerinden ve kerâmetlerinden bazıları şunlardır:

Hafnâvî hazretleri bir gün âlim bir zâtla yolda giderken, karşılarına kendisinin velî olduğunu iddia eden birisi çıktı ve; “Siz ikiniz önümüzdeki Cuma gününde vefât edersiniz” dedi. O zaman Hafnâvî; “Yemin ederim ki sen yalancısın” buyurdu. Yanındaki âlim, o adamın sözleri tesîrinde kalıp ölümden korktu ve; “Efendim ona yalancı demeyiniz, doğru olabilir” dedi. Hafnâvî o zaman; “Bu Cuma geçtiği gibi sonraki Cumalar da geçecek. Hâlâ bu adamın söylediğine inanıyor musun?” dedi. Hakîkaten Cumalar gelip geçti.
Şeyh Ali Miyehî anlatır: “Seyyid Abdürrahmân Ayderûsî, Kâhire’ye geldiğinde, Muhammed Hafnâvî’yi ziyâret etti. Ayderûsî’nin evime teşrîflerini çok arzu ederdim. Fakat kendimi çok aşağı gördüğümden, benim gibi aşağı bir kimsenin evine böyle mübârek bir zâtı davet etmekten hayâ ediyordum. Nihâyet bu arzumu Hafnâvî’ye arz ettim. Buyurdu ki: “İnşallah o sana gelecek. Arzu ederse fakirler yemeği olan serîd (tirid)den yer. Onu çağırma, kendine de fazla ikramda bulunma.” Ben de sözüne uydum. Hicaz’a sefer arzumdan da vazgeçtim. Çok geçmeden Ayderûsî evimi teşrîf etti. Ona; “Efendim size sâdece serîd (tirid) hazırlayacağım” dedim. “Olur” buyurup bizimle sohbete başladı. Üstâd Hafnâvî’nin faziletlerinden bahsetti. Ayderûsî bir ara; “Şimdi onun Malta adasındaki çok garip bir hâdisesini anlatayım” deyip şunları anlattı:
“Malta’daki Müslümanlardan bir esîr orada bir mescide uğradı. İçerideki zikri işitip, onlara; 'Hangi zâtın bildirdiği vazîfeleri okuyorsunuz?' dedi. Onlar da; 'Şeyh Hafnâvî’nin' dediler. O kişi o zaman; 'Yâ Rabbî! Bu zât için senden istiyorum. Eğer bu zât evliyâ ise esîrlikten kurtulmamı nasîb et' diye yalvardı. Akşam olduğunda esîri yine zindana kapadılar. Esîr o gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine eğerli ve sefere hazır bir at getirdi. 'Buna bin ve sür' buyurdu. O da ona binip sürdü. Deniz kenarına kadar geldi. İskenderiyye’ye gitmek üzere bir gemi bulup, atı ile birlikte ona bindi. Gemi, İskenderiyye limanına vardı. Adadaki esîr zât karaya çıktı. O esnada uykudan uyandı ve kendisini İskenderiyye’de buldu. Boynunda zindanda taktıkları zincir bukağı yoktu. Doğruca Şeyh Muhammed Hafnâvî’nin huzûruna gidip, başından geçenleri haber verdi.''

Toplam Görüntülenme: 296

Yayın tarihi: Salı, 27 Ağustos 2019

Kur’ân-ı kerîmden gâfil olma

Muhammed Harranî hazretleri hadîs ve târih âlimi olup, Harran’da doğdu. 334 (m. 946)’da Rakka’da vefât etti. Yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberleyerek, hadîs ilminde hafız oldu. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:

Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ey oğlum! Lâ ilahe illallah kelimesini çok söyle! Çünkü o, yedi kat gök, yerler ve onların içinde bulunanlardan daha hayırlıdır.
Ey oğlum! Kur’ân-ı kerîm okumaktan gâfil olma! Çünkü Kur’ân-ı kerîm, ölü kalbi diriltir. Kötü sözden, işten ve taşkınlıktan alıkor. Kur’ân-ı kerîm, dağları yürütür.
Ey oğlum! ölümü çok hatırla! Çünkü ölümü çok hatırlarsan, dünyâya düşkün olmazsın. Ahırete çok rağbet eder, istekli olursun. Âhıret hakîkî yerleşme yeridir. Dünyâ ise, ehli için aldatıcı bir yurttur.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) anlattı: Resûlullah buyurdu ki: “Dula ve yoksula yardımcı olan, ihtiyaçlarını gideren kimse, Allah yolunda cihâd eden veya gecelerini ibâdetle, gündüzlerini oruçla geçiren kimse gibidir. Yetime kefil olan kimse, Allahü teâlâdan da ittikâ ederse, (haram ettiklerinden sakınırsa), (şehâdet ve orta parmaklarını işâret ederek) ben ve o, Cennette şu ikisi gibiyiz” buyurdu.
Câbir bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Sizden biriniz, rızkını tamamlamadıkça ölmeyecektir. O hâlde, Allahü teâlâdan korkun. Ey insanlar! Talebi güzel yapın. Helâl olanı alınız. Allahü teâlânın haram kıldıklarını gözetiniz (onları almayınız).”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ tayyibdir. Ancak tayyib olanı (temiz olanı) kabul eder. Allahü teâlâ resûllerine tayyibi (temiz ve helâl olanı) emrettiği gibi, müminlere de bunu emretti.”
Allahü teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Ey Resûller! Helâl şeylerden yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz. Çünkü ben, ne yaparsanız hep bilirim.” (Mü’minûn-51) ve “Ey müminler! Size verdiğim rızıkların temiz ve helâlinden yiyin ve Allaha şükredin, eğer hakîkaten ona kulluk ediyorsanız” (Bekâra-172) meâlindeki âyet-i kerîmeleri okudular. Sonra “Yüzü gözü toza bulanmış, saçı dağınık olduğu hâlde uzun bir sefere çıkıp, sonra elini semâya kaldırıp, yâ Rabbî, diye yalvaran, fakat yediği haram, giydiği haram, içtiği haram ve haram gıda ile beslenmiş böyle birisinin duâsı nasıl kabul olunur?” buyurdular.

Toplam Görüntülenme: 286

Yayın tarihi: Çarşamba, 28 Ağustos 2019

Kendini başkasından üstün görme

Ebû Ca’fer Cüzâmî hazretleri kelam ve fıkıh âlimlerindendir. İspanya’da Gırnata’da doğdu. 538 (m. 1143)’de Fas’ın Fes şehrinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:

Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kendini ondan üstün görmekle, kalbi rahat eder. (Ucub) da kendini ondan üstün bilmektir. Burada başkasını düşünmez. Kendini ve ibâdetlerini beğenir. Kibir; kötü huydur. Haramdır. Hâlıkını, Rabbini unutmanın alâmetidir. Çok din adamı, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Hadis-i şerifte, (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez) buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, dünyadaki kibir sahipleri küçük karınca gibi zelîl ve hakîr olarak kabirden çıkarılacaktır. Karınca gibi, fakat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları hakîr göreceklerdir. Cehennemin en derin ve azâbı en şiddetli olan Bolis çukuruna sokulacaklardır. Buraya girenler kurtulmaktan me'yûs oldukları için Bolis denilmiştir. Ateş içinde kaybolacaklardır. Su istediklerinde kendilerine Cehennemdekilerin irinleri verilecektir) buyuruldu.
Medîne vâlîsi olan Ebû Hüreyre, odun demeti taşıyordu. Muhammed bin Ziyâd, bunu tanıyarak, yanındakilere, yol verin, emîr geliyor dedi. Gençler vâlînin böyle tevâzuuna hayret ettiler. Hadis-i şerifte, (Önceki ümmetlerde kibir sahibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, yer bunu yuttu) ve (Merkebe binmek, yün elbise giymek ve koyunun sütünü sağmak, kibirsizlik alâmetidir) buyuruldu.
Tekebbür edene, yâni kibir sahibi olana karşı tekebbür etmek câizdir. Allahü teâlâ, kullarına karşı mütekebbirdir. Allahü teâlâ, kibriyâ sahibidir. Kibir sahibine tekebbür etmek, sadaka vermek gibi sevaptır. Kibir sahibine karşı tevâzu eden kimse, kendisine zulmetmiş olur.
Bid'at sahiplerine ve zenginlere karşı da tekebbür etmek câizdir. Bu tekebbür kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir.
Harbde düşmana karşı tekebbür etmek sevaptır. Bu tekebbüre (Huyelâ) denir. Sadaka verirken, neşe ve sevinç ile karışık tekebbür etmek lâzımdır. Sadaka verenin tekebbür etmesi, fakire karşı değildir. Verdiği mâlı küçültmektir. Mala kıymet vermediğini gösterir. Hadis-i şerifte, (Veren el, alandan yüksektir) buyuruldu.
Riyâ, gösteriş yapanlara karşı da tekebbür etmek câizdir.

Toplam Görüntülenme: 267

Yayın tarihi: Perşembe, 29 Ağustos 2019

Çok istiğfar eden kimseye ne mutlu

Celâleddîn Kazvînî hazretleri fıkıh, hadîs ve edebiyat âlimidir. 666 (m. 1268)’de Musul’da doğdu. 739 (m. 1338)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:

Günahlarından dolayı tövbe etmek, her Müslümana farzdır. Günah işleyip de tövbeyi geciktirmek caiz değildir. Müslüman günah olan işlerden uzak durmalı, günaha girerse pişman olup, Allahü teâlâdan affını ve mağfiretini dilemelidir. Kulun mutlaka tövbeyi gerektirecek bir hâli bulunur. Hattâ âlimler, Allahü teâlânın kulları üzerinde sayısız hakları bulunduğunu ve bu hakların gözetilmesi gerektiğini, bu yüzden Allahü teâlânın bu kadar haklarına karşılık, O’ndan gâfil olunduğu zaman tövbe etmek lâzım geldiğini söylemişlerdir. Şöyle ki:
Allahü teâlâya şükretmek, O’nu anmak ve hatırlamak, O’ndan korkmak her Müslümana lâzımdır. Çünkü Allahü teâlâ, her an nimetlerini ve ihsânını yenilemekte ve tazelemektedir. (Meselâ; Allahü teâlâ, kısa bir müddet için nefes alıp verme nimetini insanlardan almış olsa idi. Hepsi ölü olarak yere serilirdi.) öyleyse, nimete kavuşan kimseye, o nimeti verenden gâfil ve habersiz olması asla yakışmaz. Nimete kavuşan, o nimeti verenden başkası ile meşgûl olursa, onun yapacağı şey, nimet sahibini unuttuğu için pişman olmak, nimet sahibinden özür dilemek, O’nun beğendiği işlere devam etmek ve tekrar O’nu anıp, hatırlamaktır.
Allahü teâlâ, beş vakit namazı farz kıldı. Kullar, beş vakit namazla Allahü teâlâyı andılar ve O’na kulluk vazîfelerini yerine getirdiler. Allahü teâlâ, kullarının namazlarda kendisini anmalarını, ibâdet etmelerini, beş vakit namazın dışında kendisinden gaflette bulunup, unutmalarına keffâret yaptı. (Yani gaflet suçunu affetti.)
Kullar namaz kılarken, kalplerini başka şeylerle meşgul ederlerse, bu gaflet hâllerinden dolayı özür dilemeleri ve Allahü teâlâdan affolunmalarını dilemeleri icap eder. Çünkü onlar Allahü teâlâyı anacakları vakit, kalpleri başka şeylerle meşgul olmuştur.
Abdurrahmân bin Ebû Ömer buyurdu ki:
Her sabah, görevli iki melek “Ey hayır isteyenler! Geliniz (hayırlı işler yapınız)! Ey kötülük yapanlar! Kötülüklerinizi azaltın!” diye seslenirler.
Aişe (radıyallahü anhâ) buyurdu ki: “Amel defterinde çok istiğfar bulunan kimseye ne mutlu.” 
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle buyurdu:
“Kim üç defa (Estağfirullah ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyelkayyûme ve etûbü ileyh) derse, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder.”

Toplam Görüntülenme: 262

Yayın tarihi: Cuma, 30 Ağustos 2019

İyiler de kötüler de pişman olacaklar

Ebü’l-Kâsım Gırnâtî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh, kelâm, hadîs, tefsîr ve usûl âlimlerindendir. 693 (m. 1294)’da Endülüs’te ((İspanya) Gırnâta’da (Granada) doğdu. 741 (m, 1340)’da Las Palmas adasında, Tarifa’da şehîd oldu. Şöyle nakletti: 

Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) vâlidemizden rivâyet edildi ki:
Bir gün evde oturuyordum. O esnada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrîf buyurdular. Ben hemen, öteden beri gösterdiğim saygı üzerine ayağa kalkmak istediğimde, Resûlullah “Ben de yanına oturayım yâ Âişe” buyurup oturdular. Daha sonra, mübârek başını kucağıma koyup uyudular. Mübârek sakal-ı şerîfindeki beyazlanmış olan dokuz adet kılı gördüm. O zaman kendi kendime; Muhammed aleyhisselâm benden önce dünyâdan gidecek. Ümmeti, Peygambersiz kalacak diye düşünürken ağladım, gözlerimden yaşlar boşandı. Bir damlası kucağımdaki Resûlullahın mübârek yüzüne düştü. Onu hemen uykusundan uyandırdı. Resûlullah; 
“Ey Âişe! Seni ağlatan şey nedir?” diye buyurdu. Ben de düşündüklerimi anlattım. Bunun üzerine Resûlullah, “Hangi hâl ölüye daha şiddetlidir?” buyurdu. Ben “Siz söyleyin yâ Resûlallah” deyince, “Sen söyle” buyurdu. Ben de “Meyyitin evinden çıktığı hâl çok üzüntülü olur. Çoluğu çocuğu çok üzülür ve vah babamız vah annemiz deyip feryâd ederler” dedim.
Resûlullah, “Doğru, ondan daha şiddetlisi hangisidir?” buyurunca ben de “Kabre konması, üzerinin örtülmesi ve yakınlarının, dostlarının kendisini dünyâdaki ameliyle baş başa bırakmaları hâlidir. O zaman Münker ve Nekir ona gelir” dedim. Resûlullah, “Ey Âişe, meyyite ondan daha şiddetlisi nedir?” buyurunca, Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir dedim. Resûlullah şöyle buyurdu: 
“Ey Âişe, meyyitin en zor durumu, gasilin (yıkayıcının) evine gelip, onu yıkamaya başladığı vakittir. Parmağından yüzüğü çıkarmakla işe başlar. Elbisesini, dünyalık ne rütbesi varsa çıkarır. O zaman meyyitin rûhu, kendi çıplak bedenini görür ve öyle nida eder ki, insan ve cinden başka her mahlûk işitir."
Resûlullah buyurdu ki: “Öldükten sonra pişman olmayan hiçbir kimse yoktur.” 
“Yâ Resûlallah, insanın pişmanlığı nedir?” denildiğinde buyurdu ki: “Eğer insan iyi amel işlemişse, neden daha çok yapmadım diye pişman olur. Eğer günahkâr ise, günahlardan sakınmadığı için pişman olur.”

Toplam Görüntülenme: 257

Yayın tarihi: Cumartesi, 31 Ağustos 2019

Kurtuluşun alâmeti nefse muhâlefettir

Halîlefendizâde Mehmed Sa’îd Efendi Altmışsekizinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. İstanbul’da doğdu. 1168 (m. 1754)’de Bursa’da vefât etti. “Nefse muhâlefet” hakkında büyüklerden şunları nakletti:

Hüseyn bin Muhammed şöyle anlatmıştır: Bir adam Şeybân bin Ali Mısrî’ye gelip “Yeniden bir hac daha yapmak istiyorum” dedi. Bunun üzerine “Önce kalbini yenile, şehvetlerden temizle, nefsini hevâsından uzaklaştır. Dilini boş konuşmaktan koru, sonra da dilediğin yere git” buyurdu.
Büyüklerden bir kısmı da; “Şehvetler şeytanın yularıdır. Kim onun yularını takınırsa, dünyâda kaldığı müddetçe şeytanın bineği olur” buyurdu.
Ebû Sa’îd Makberî, “Kurtuluşun anahtarı gayzı, kızgınlığı yenmektir. Zaferin anahtarı ise, nefsin isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Yahyâ bin Muâz’a denildi ki; “Kurtuluşun alâmeti nedir?” “Nefse muhâlefettir” dedi. “Nefse muhalefetin alâmeti nedir?” denildi. “Onun isteklerini (şehvetlerini) terk etmekdir” dedi. “Günaha sebep olan şey nedir?” denildi. “Nefsin şehvetleridir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine denildi ki: “Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?” “Dünyâya düşkün olmayı terk et kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma, ulaşırsın” buyurdu.
Denildi ki: İşini, nefsin hevâ ve hevesine bırakma, seni zulmete sürükler. Çünkü o zulmetten yaratıldı. Büyükler buyurdu ki: “Mümin, nefsini şehvetlerinden koruyup ıslah edince, nûru melekût âleminde kandil içindeki lâmba gibi parlar.”
Tûl-i emel, bitmek bilmeyen istekler, nefsin şehvetlerine dalmaya sebep olur. Bu da şüphelilere dalmaya, şüpheliler de, harama düşmeye sebep olur. Haramlar ise, insanın Cehenneme gitmesine sebeb olur.”
İbn-i Atâ buyurdu ki: “Bir kimsenin kalbinde, kendisini nefsin isteklerinden, kötülüklerden koruyacak kadar âhıret düşüncesi yoksa, bunları terk etmeye güç bulamaz.”
Ka’b-ül-Ahbâr hazretleri buyurdu ki: Biz eski kitaplarda şöyle yazılı olduğunu gördük: “Şüphesiz ki, altına-gümüşe, şehvetlerine, dünyâya ve dünyâda olan şeylere düşkün olan, tapan kimse, Allahü teâlâdan çok uzaktır.”
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kurtuluş üç şeydedir. Hûda (hidâyette olmak), takvâ üzere olmak ve bir de hevâyı (nefsin isteklerini) terk etmektedir.”
İbrâhim Havvas hazretleri “Kim nefsin isteklerini terk eder de, bunun neticesini kalbinde hissetmezse, henüz terk edememiştir. O yalancıdır” buyurdu.

Toplam Görüntülenme: 239

Yayın tarihi: Pazar, 01 Eylül 2019

Sana faydası olmayan sözü terk et

Seyyid İbrâhim Hamza hazretleri hadîs ve nahiv âlimidir. 1054 (m. 1644)’de Şam’da doğdu. 1120 (m. 1708)’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şerfilerden bazıları:

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Hastalık benim kemendim, tuzağımdır ve fakîrlik zindânımdır. Bunlara sevdiklerimi sokarım.”
“Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur.”
“Allahü teâlâ, harâm olan şeylerde size şifâ yaratmamıştır.”
“Elinin emeği, alnının teri ile ye, dînini satıp yeme!”
“Helâle, harama dikkat ederek çalışıp kazanan kimseyi, Allahü teâlâ çok sever.”
“Bir dirhem gümüş kıymetinde haram alan kimseyi, yirmi beş bin sene Cehennemde bırakacaklardır.”
“Allah sevgisinin alâmeti, Onu çok zikretmektir.”
“Kabrimi ziyâret edene şefaatim vâcib oldu.”
“Bir kimse beni ziyâret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyâmet günü, ona şefaat etmemi hak etmiş olur.”
“Hac edip kabrimi ziyâret eden kimse, beni diri iken ziyâret etmiş gibi olur.”
“Hac edip de, beni ziyâret etmeyen kimse, beni incitmiş olur.”
“Bir kimse bana selâm verince, Allahü teâlâ, ruhumu geri verir. Onun selâmına cevap veririm.”
Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem), en faziletli amel sorulunca; “Farzları eda etmek, haramlardan sakınmak” buyurdu.
Peygamber efendimiz bir gün Ebû Hüreyre’ye (radıyallahü anh); “Kalemin senin hakkında günah yazmamasını ister misin?” diye sordular. O da, “Evet, yâ Resûlallah” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Allahü teâlânın farz kıldığı şeyleri yap, haram kıldıklarından sakın, sana faydası olmayan sözü terk et, konuşma” buyurdu.
“Kıyâmet gününde; Âlimlerin mürekkebi, şehîdlerin kanı ile beraber tartılır.”
“Beş şeye bakmak ibâdettir. Ana-babaya, Kur’ân-ı kerîme, Kâbe-i muazzamaya zemzeme ve âlime.”
“Yeryüzünde en üstün ve kıymetli ev beş tânedir. Kâbe-i muazzama, benim mescidim (Mescid-i Nebî), Mescid-i Aksa, diğer mescidler ve âlimin kaldığı ev.”
“Mal ve şöhret hırsının insana zararı, koyun sürüsüne giren iki aç kurdun zararından daha çoktur.”
“Dünyâyı terk eyle ki, Allahü teâlâ seni sevsin. İnsanların malına göz dikme ki, herkes seni sevsin!”
“Dünyâ, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tamir etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!”

Toplam Görüntülenme: 206

Yayın tarihi: Pazartesi, 02 Eylül 2019

Bilmez misin, her işin hayırlısı ortasıdır

Ahmed Mürşidî Efendi Osmanlı âlim ve velilerindendir. Diyarbakır’da doğdu. 1174 (m. 1760) senesinde Diyarbakır’da vefât etti. Birecikli Ebû Bekr Efendi’nin talebesi olup, ondan çok istifâde etti. Sonunda hilâfet aldı. Yazmış olduğu "Ahmediyye" isimli eser çok meşhûrdur. Ahmediyye’den bazı bölümler: 

Yâ Rabbî! Senden niyazım şudur: Bize dünyâyı sevdirme. Sana yakın olmak zevkinden bizi mahrum etme. Azapların en şiddetlisi senden uzak kalma azabıdır.
Ey Ahmed! Şu fânî mülkün durumunu anlat. Mal ve mülk denilen o zehirli yılandan bahset. Bu dünyâda birçok kimseler mal ve mülkleri ile mağrur oldular. Bu yüzden de Hak teâlânın yolundan ayrıldılar. Bu geçici âleme aldanan, tûl-i emel sahibi olarak Allahü teâlâdan uzak kalanların sonlarını düşündün mü? O kadar gayret gösterip biriktirdikleri mallar ne oldu?
Ey insanoğlu! Bil ki, o sakladığın mallar senin değil, hepsi emânettir. Bir gün sen öbür dünyâya göçersin onlar burada kalır. Oraya bir kefenden başka bir şey götüremezsin. Bir gün biriktirmiş olduğun malları mirasçılarına bırakıp gidersin. Bütün mal ve mülkün elinden gidip, o benim malım dediğin şeyler, yeni sahiplerinin eline geçer. Her topladığın malın hesabını yarın kıyâmet gününde vereceksin. Bu hâlinle kıyâmet günü hâlin nice ola? Sana söylenecek en tesirli söz şu olsa gerek: “Sen bu geçici dünyâyı bakî mi sandın? Hâlbuki bunların hepsi fâni idi. Çok mal toplayanlar yarın kıyâmet gününde hepsinin hesabını vereceklerdir. Birçok soru ve suâlden sonra malının helâl olduğu anlaşılan kimse kurtulur. Haram ise, elbette azap  ederler. Helâl malın zekâtı sorulur. Eğer hesabı kolay verirsen kurtulursun.”
Ey Ahmed! Asla dünyâ malına meyletme. Ancak kimseye el açmayacak kadar malın olsun yeter. Bilmez misin her işin hayırlısı ortasıdır. Dünyâ âhiretin tarlasıdır. Sen bu âleme para ve mal toplamak için gelmedin. İyi ameller yapmak için geldin. Kimseye el açmayacak ve yetecek kadar mal kazandıktan sonra, vaktini Hak teâlâya ibâdet ederek geçir. Ondan sonra yat ve istirahat et. Unutma, nefsinin de sende hakkı vardır. Topladığın o mal ve mülk senin değil mirasçılarınındır. Senin rızkın, ancak âlemlerin rızık vericisi olan Allahü teâlâ tarafından sana yemen içmen için verilenden ibârettir.

Toplam Görüntülenme: 197

Yayın tarihi: Salı, 03 Eylül 2019

Kureyş'ten ilim öğreniniz

Ebû Âsım Abbâdî hazretleri Şafiî âlimlerindendir. 375 (m. 985)’de Afganistan’da Herât şehrinde doğdu. Hadîs ve fıkıh ilminde büyük bir âlim olarak yetişti. 485 (m. 1066)’da orada vefât etti. Abbâdî, “Tabakât-ül-fukahâ-iş-Şâfiiyye” adındaki eserinin mukaddimesinde buyuruyor ki:

Selefin (daha önceki âlimlerin), Eshâb-ı kirâmın tabakalarını, her birinin üstünlüklerini bildirmeye gayret ettiklerini gördüm. Çünkü onlara uymak ve gittikleri yolda yürümek, dînimizin emridir. Sahabeyi görmekle şereflenen Tabiîni ve onların yolunda bulunan seçilmiş yüksek âlimlerin tabakalarını da bildirdiler. Çünkü bunlar da, Eshâb-ı kirâm ile bizim aramızda vâsıta olmuşlar ve fıkıh, ahkâm ve hudûd, meânî ve çeşitli ilim yollarını yerine getirmişlerdir. Onlardan sonra, çeşitli memleketlerde yetişen ve herkes tarafından bilinen “Eshâb-ı fetâvâ”dan olan fıkıh âlimleri meşhûr oldu.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin mezhebinde olan âlimlerin de, onun eshâbının ve ona tâbi olanların, meselâ, Ebû Yûsuf, Ya’kûb bin İbrâhim, Muhammed bin Hasen eş-Şeybânî, Züfer, Hasen bin Zeyyâd, Hasen bin Ebî Melek, Esed bin Amr, Seddâd bin Hakim, Abdullah bin Mübârek ve İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’den rivâyette bulunan daha nice âlimlerin yollarını medhettiklerini, övdüklerini gördüm. Ben de İmâ’m-ı Şafiî’nin eshâbından, onun mezhebindekilerden, zamanındaki yardımcılarından ve ondan rivâyet edenlerden tanıdıklarımın isimlerini yazmaya karar verdim, önce, İmâm-ı Şafiî’nin nesebini yazmaya başladım:
İmâm-ı Şâfiî’nin ismi ve nesebi; Muhammed bin İdrîs bin Abbâs bin Osman bin Şafiî bin Saîb bin Ubeyd bin Abd-i Yezîd bin Hâşim bin Muttalib bin Abd-i Menâf'tır. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Âlimlerden birçoğu, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizden bildirilen sahih, doğru olan haberleri delîl kabul ederek, onun mezhebini seçtiler ve herkesi bu haberlere ve manasına tâbi olmayı bildirdiler. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“İmâmlar, Kureyş'tendir.”
“Kureyş'ten ilim öğreniniz. Onlara ilim öğretmeyiniz!”
“Kureyş’i önde tutunuz.”
“Kureyş’te olan bir kişinin reyi, Kureyşî olmayan iki kişinin reyinden daha faziletlidir.”
“Kureyş’e sövmeyiniz. Zîra Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur.”

Toplam Görüntülenme: 186

Yayın tarihi: Çarşamba, 04 Eylül 2019

İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır

Sa’îd Murâdî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1150 (m. 1737) senesinde Şam’da doğdu. 1180 (m. 1766) senesinde orada vefât etti. Zamanın büyük âlimlerinden; fıkıh, tefsîr, nahiv, mantık okudu ve ilimde üstün bir dereceye yükseldi. Çok talebe yetiştirdi. Buyurdu ki:

İlim öğrenmenin fazileti ve bunun, naklî ve aklî delîlleri: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden (âlimlerden) sorunuz” buyuruyor (Nahl-43). Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerde şöyle buyuruyor: “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır”, “Bir saat ilim öğrenmek, yüz rekat nafile namaz kılmaktan hayırlıdır.”
Farz-ı kifâye olan ilimler: Bunlar, esas itibârıyla dînî ilimler ve dînî olmayan ilimler diye ikiye ayrılır. Dînî ilimler, yalnız Peygamberlerden öğrenilen ilimlerdir. Dînî ilimler; usûl, fürû’, mukaddimât ve mütemmimât olmak üzere dörde ayrılır. Usûl; Edille-i Şer’iyye (Dörd dînî delîl, kaynak), Fürû’ ise, bu asıllardan çıkarılan ilimlerdir. Bu, iki kısımdır. Birisi, dünyâ işlerinin tanzimi ile alâkalı ilimlerdir. Fıkıh ilmi bunları anlatır. Bu ilimle uğraşanlara “Fakîh” denir. Diğeri, âhıret işlerinin tanzimi ile alâkalı ilimlerdir. Bunlarda kalbin, iyi ahlâk, kötü ahlâk ve Allahü teâlâ katında sevilen ve sevilmeyen hâllerini bildiren ilimlerdir. Mukaddimât ise, ilimleri elde etmeye yarayan âlet kabilindendir. Lügat ve nahiv ilmi gibi ilimlerdir. Bunlar, Kur’ân-ı kerîmi ve sünnet-i seniyyeyi bilmeye vesiledir. Mütemmimât da bu saydığımız üç kısmı tamamlayan ilimlerdir. Mütemmimât da üçe ayrılır, ilki, Kur’ân-ı kerîmin okuma şeklini, harflerin okunuş ve çıkış yerlerini bildiren ilimdir, ikincisi, Kur’ân-ı kerîmin manâsını anlamakla alâkalı ilimlerdir, tefsîr gibi. Üçüncüsü, Kur’ân-ı kerîmin ahkâmıyla alâkalı ilimlerdir. Nâsih, mensûh, hâss, nass, zâhir gibi hususlar ve bunların bazıları ile amel edip, bazıları ile amel etmemek keyfiyyeti beyânında olan ilimlerdir. Bunları anlatan ilme Usûl-i fıkıh denir. Bunların hepsi övülmüş olan ilimlerdir.
Kötülenmiş ilimler: İlim, ilim olması bakımından kötülenmemiştir. Bazı sebeplerle, insanlar hakkında zemmedilmiştir. Sihir, tılsımât, şu’beze (gözbağcılık) vs. gibi.
Mübah olan ilimler: Şiir, târih, tıb, hesab, hendese, nücum (astronomi) gibi ilimlerdir. Fakat bu ilimlerle uğraşanların bir kısmı doğru yoldan ayrılıp; ilmin emretmediği şeylerle uğraşıp dalâlete düştüler. Küçük çocuk, nehre düşmesinden korkulduğu için nasıl nehir kenarında korunuyorsa, zayıf kimse de bu ilimlerle uğraşırken dalâlete düşmekten korunmalıdır.

Toplam Görüntülenme: 171

Yayın tarihi: Perşembe, 05 Eylül 2019

Musibetlere sabır hakkında

İbn-i Fentûrî hazretleri Mâlikî mezhebinin büyük hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 314 (m. 926) yılında Endülüs’ün (İspanya’nın) Kurtuba (Cordoba) şehrinde doğdu. 380 (m. 990)’da vefât etti. Bir dersinde, “Musibetlere sabır” hakkında buyurdu ki: 

Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mâriye’den (radıyallahü anha) dünyâya gelen oğlu İbrâhim, hicretin sekizinci senesinde birbuçuk yaşında iken vefât etti. Hasta iken, Resûlullah kucağına aldı ve mübârek gözlerinden yaş aktı. İbrâhim vefât edince de, “Yâ İbrâhim, ölümüne çok üzüldük. Gözlerimiz ağlıyor. Kalbimiz sızlıyor. Fakat Rabbimizi gücendirecek bir şey söylemeyiz” buyurdu.
İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın emri ile kalemin levh-i mahfûzda ilk yazdığı şey şudur: 'Ben Allahım. Allahtan başka ilâh yoktur. Muhammed (aleyhisselâm) benim kulum ve Peygamberimdir. Kim benim, kaza ve kaderime rızâ gösterir, belâlara sabreder, nimetlerime şükrederse, onu sıddîk olarak yazarım ve sıddîklarla birlikte kıyâmet gününde onu haşreder ve Cennetime koyarım. Kim kaza ve kaderime inanmaz, belâlara sabretmez, gönderdiğim nimetlerime şükretmezse, benim mülkümden çıksın, kendisine benden başka bir Rab arasın.”
Fakîh Ebülleys hazretleri “Belâlara sabretmek ve musibetler karşısında Allahü teâlâyı hatırlamak insana lâzımdır. Çünkü, insan bu sabrı ve zikri gösterirse, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine rızâ göstermiş ve şeytanı kovmuş olur. Vefât eden bir kişi arkasından, feryâd figân etmek, üst baş yırtmak haramdır. Sessiz ağlamakta bir mahzur yoktur. En güzeli, en efdali sabretmektir” buyurdu. 
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Sabır üç kısımdır: İbâdet ve tâatlarda sabır, günahlara karşı sabır, musibet ve sıkıntılara karşı sabırdır. Kim ibâdet ve tâatlarda, Allahü teâlânın emirlerini yapmada, beş vakit namazı muntazaman vaktinde kılmada sabır gösterirse, kendisine yüz derece verilir. Her bir derece, gökle yer arası kadardır. Kim günahlara düşmemek için, haram işlememek için sabrederse, Allahü teâlâ kendisine kıyâmet günü altıyüz derece ihsân eder. Kim de musibetlere, başına gelen sıkıntı ve eziyetlere sabır gösterirse, ona da Allahü teâlâ hesapsız dereceler ihsân eder.”

Toplam Görüntülenme: 167

Yayın tarihi: Cuma, 06 Eylül 2019

Ölüm hâlindeki bir kimsenin dili tutulur

Şemsüddîn Muhammed Rûcî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup, Sa’düddîn Kaşgâri hazretlerinin önde gelen talebelerindendir. 820 (m. 1417)’de doğdu. 904 (m. 1498)’de Afganistan’da Herat’ta vefât etti. Bir sohbetinde talebelerine, ölüm hâllerini anlatırken şunları buyurdu:

Ölüm hâlinde kişinin dili tutulur. Başına sıra ile dört melek gelir. Birincisi der ki: “Esselâmü aleyküm! Ben, senin rızkın için Allahü teâlânın vazîfelendirdiği meleğim, şu anda yeryüzünde aradım, taradım, senin için takdîr edilen rızıktan bir lokma bile bulamadım. O sebeple haber vermek için geldim. Sonra ikinci melek gelir ve “Ben de, su ve diğer içecek şeylerin için vazîfeli meleğim. Yeryüzünde senin için bir damla bile bir şey kalmadı” der. Sonra üçüncü melek de selâm vererek yanına gelir ve o da “Ben de teneffüs ettiğin hava için vazîfeli meleğim. Senin için teneffüs edeceğin fazla bir hava kalmadı” der. Sonra dördüncü melek gelir ve o da “Esselâmü aleyküm! Ben de, ömrün için vazîfeli meleğim. Senin için artık yaşanacak fazla bir zaman yoktur” der.
Daha sonra sağından ve solundan kirâmen kâtibîn melekleri gelir. Sağından gelen, “Ben senin iyiliklerini yazdım” der ve bembeyaz bir, sayfa gösterir ve “Buna bak yaptığın sâlih, iyi işleri gör” der. O kişi bu zaman çok sevinir neşelenir.
Soldan gelen melek de selâm vererek, “Ben de ömrün boyu işlediğin günahlarını yazdım” der ve simsiyah bir sayfa çıkararak gösterir. “Bak yaptıklarını oku” der. O zaman vücûdundan ter boşanır. Korku ile sağına ve soluna bakar.
Daha sonra Azrail aleyhisselâm, sağında rahmet melekleri, solunda azâb melekleri ile gelir. Eğer o kişi doğru imân sahibi ise, rahmet meleklerine seslenir. Onlar da yanına gelirler. Azrail aleyhisselâm kolaylıkla rûhunu alır...
Melekler, saadet sahibi o kişinin rûhunu alıp yükselirler. Kabir azâbından kurtulmak isteyenin, dört şeyi dikkatle yapması, dört şeyden de kesinlikle sakınması îcâb eder: Dikkatle yapması îcâb ettiği dört şey: Beş vakit namazını, farzına, vacibine, sünnetine dikkat ederek devam üzere kılması, zekât ve sadakasını vermesi, Kur’ân-ı kerîmi tecvîd üzere devamlı okuması ve Allahü teâlâyı çok hatırlamasıdır.
Kaçınması îcâb ettikleri ise; yalan, hıyânet, söz taşıma, beden ve çamaşırına bevl sıçratmaktır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bevlden sakınınız. Muhakkak kabir azâbının çoğu bundandır.”

Toplam Görüntülenme: 163

Yayın tarihi: Cumartesi, 07 Eylül 2019

O, kabilesinin en kötüsüdür

Takıyyüddîn Sellâmî hazretleri hadîs ve târih âlimlerindendir. 704 (m. 1305)’de Mısır’da doğdu. Yüz binden ziyâde hadîs-i şerîfi, râvîleri ve metinleri ile birlikte ezberleyip, bu ilimde hafızlık payesine erişmişti. Târih ilminde de büyük bir âlimdir. 774 (m. 1372)’de Şam’da vefât etti. Naklettği hadis-i şeriflerden bazıları:

Âişe (radıyallahü anha)nın bildirdiği hadîs-i şerîfte, “Şiir, iyisi iyi olan, çirkini çirkin olan sözdür” buyuruldu.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e biri geldi. Onu uzaktan görünce, “Kabilesinin en kötüsüdür” buyurdu. Odaya girince; gülerek karşılayıp iltifât eyledi. Gidince; Hazreti Âişe (radıyallahü anha) sebebini sordu, “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir” buyurdu.
O, Müslümanların başında bulunan bir münâfık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdârâ buyurdu.
Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ), “Peygamber efendiminiz  Cehennemin fitnesinden ve azâbından, kabrin fitnesinden ve azâbından, zenginlik ve fakîrlik fitnesinin şerrinden ve Deccal’in fitnesinden Allahü teâlâya sığınırdı” buyurdu.
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerite, Resûlullah efendimiz “Meyyit mezara konup, mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir” buyurmuştur.
Yine Ebû, Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ümmetimin bozulduğu zamanda, sünnetime yapışan için yüz şehîd sevâbı vardır.”
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Yabancı kadının evinde gecelemeyiniz!”
Akabe bin Âmir (radıyallahü anh) haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Yabancı kadın ile bir odada yalnız kalmayınız. Kadın, zevcinin birâderi veya bunun oğlu ile yalnız kalırsa, ölüme kadar sürüklenir.” 
Abdullah İbni Mes’ûd (radıyallahü anh) haber veriyor. Resûlullah buyurdu ki; “Kadının bedeni avrettir. (Yani örtülmesi lâzımdır) Kadın sokağa çıkınca şeytan hep ona bakar.” 
Büreyde (radıyallahü anh) haber veriyor. Resûlullah efendimiz hazret-i Ali’ye dedi ki: “Yâ Ali! Bir kadını görürsen, yüzünü ondan ayır. Ona tekrar bakma! Ansızın görmek, günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur.” Bu hadîs-i şerîfi Ebû Dâvûd ve Dârimî bildirdiler.

Toplam Görüntülenme: 147

Yayın tarihi: Pazar, 08 Eylül 2019

Rabbin kimdir dînin nedir

Muhammed Şâh Fenârî Efendi, Osmanlı âlimlerinden olup Molla Fenârî’nin faziletiyle tanınmış oğludur. 830 (m. 1426) senesinde Bursa’da vefât etti. Bir dersinde, kabir suâllerini şöyle anlattı: 

Kabirde, kâfirlere ve âsi Müslümanlara azâb edecek melekler ve suâl soracak melekler vardır. Suâl meleklerine (Münker ve Nekir) denir. Bu iki melek, “Rabbin kimdir? Dînin nedir? Peygamberin kimdir? Kıblen neresidir?” diye suâl ederler. Allahü teâlânın sevdiği kimseler, (Sizi bana kim gönderdi ise Rabbim O’dur. Yani Allahü teâlâdır. Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dinim İslâm dînidir. Kıblem de Kâbe’dir” der. O zaman bunlar da, “Doğru söyledi. Bizim elimizden kurtuldu” derler.
Bundan sonra onun üzerine, kabrini büyük kubbe gibi kılarlar. Onun için sağ tarafına iki kapı açarlar. Sonra da kabrini güzel kokulu fesleğenlerle döşerler ki, Cennet kokuları onun üzerine gelir. Dünyâda işlediği güzel ameli, en sevgili ahbabı sûretinde gelip onu eğlendirir ve ona güzel haberler söyler. Kabri nûr ile dolar. Dünyânın sonu oluncaya kadar, kabrinde sürûr ve ferah üzere olur.
İlmi ve ameli az olan ve ilimden ve melekût (ruhlar ve melekler âlemi) esrârından haberi olmayan müminlerin derecesi bundan aşağı olur ki, onun yanına Rûman adlı melekten sonra güzel sûrette ve güzel kokulu ve güzel elbiseli olarak ameli gelir. “Beni bilmez misin” der. O da, “Sen kimsin ki, Allahü teâlâ seni, benim garipliğim zamanında bana ihsân eyledi?” der. Oda, “Ben senin sâlih işlerinim, korkma mahzûn olma" derler.
Bundan biraz vakit geçtikten sonra, Münker ve Nekîr melekleri gelirler. Bildirildiği gibi onu sıkıştırırlar. Otururlar ve ona, (Men Rabbüke) yani “Rabbin kimdir?” derler ve diğer suâlleri sorarlar. O da, “Rabbim Allah, Peygamberim Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), imamım Kur’ân-ı kerîm, kıblem Kâbe-i şerîf ve İbrâhim aleyhisselâmın milleti benim milletimdir” der. Onun dili hiç tutulmaz. Onlar da, “Doğru söyledin” derler. Ve daha önceki gibi muâmele ederler. Lâkin onun için sol tarafında nârdan bir kapı açarlar. Nârın yılan, akrep, sıcak suyu ve zakkumu görünür. O kimse onun üzerine çok feryâd eder. Ona, “Buranın dehşeti sana zarar vermez. Burası senin nârdan olan yerindir ki, Allahü teâlâ bunu, senin Cennette olan yerinle değiştirdi. Uyu, sen sâidsin” derler. Sonra onun üzerine nâr kapısı kapanır. Kendi üzerine aylardan senelerden geçen zamanı bilmez, öylece kalır...

Toplam Görüntülenme: 139

Yayın tarihi: Pazartesi, 09 Eylül 2019

Gidiniz, siz de Müslüman olunuz

Ebû Abdullah Tâvüdî hazretleri Fas’ta yetişen âlimlerin büyüklerindendir. 1128 (m. 1716)’da Fas’ın Fes şehrinde doğdu. 1207 (m. 1793)’de orada vefât etti. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) üstün hasletlerinden bazıların şöyle anlattı:

Peygamber efendimizin cömertliği dillere destan idi. Bu güzel huyda da Peygamberimize kimse yetişemez. Eshâbından Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) buyurdu ki:
“Hayâtında, kendisinden istenen bir şey için hayır veremem dememiştir.” İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma); “Resûlullah efendimiz iyilik yapmak bakımından insanların en cömerdi idi. Ramazân-ı şerîfte ve Cebrâil aleyhisselâm ile buluştukları zaman, sabah rüzgârından daha cömert olurdu” demiştir.
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlattı: Bir kimse Peygamber efendimizden mal istedi. Ona, iki dağ arasını dolduracak kadar koyun verdi. Adam memleketine gittiğinde “Gidiniz siz de Müslüman olunuz. Çünkü Muhammed aleyhisselâm, fakirlikten hiç endişe duymuyor. Elinde olanı herkese bol bol dağıtıyor” dedi...
İbn-i Ömer (radıyallahü anhüma) bildirdi: “Bir kimse geldi. Peygamberimizden bir dilekte bulununca, Resûlullah efendimiz; “Sana şu ânda verecek bir şeyim yok. Lâkin benim nâmıma satın al. Bize bir şey gelince hemen onu öderiz” buyurdular.
Peygamber efendimiz şecaat ve necdet sahibi idi. Çok güç durumlarda, silâhça, sayıca üstün düşman karşısında katiyyen yerinden kıpırdamamış, bir santim bile yerinden geri gitmemiştir.
Hazreti Ali, “Biz harp kızıştığı zaman, gözler öfkeden kıpkırmızı olduğu bir ânda, Resûlullah efendimizle korunurduk. Çünkü düşmana O’ndan daha yakın kimse olmazdı. Bedir gazâsında, hepimizden çok O düşmanla çarpışıyordu. Büyük düşmanla karşılaştığımız zaman, ilk hücum eden Allahın Resûlü olurdu” buyurdu.
Müşriklerden Ubey bin Halef, Bedir gazâsında fidye ile kurtulduktan sonra Peygamberimize, “Yanımda bir atım var, onu her gün arpa ile besliyorum. Ona binerek bir gün seni öldüreceğim!” dedi. Peygamber efendimiz de “İnşâallah ben seni öldürürüm” buyurdular. Uhud gazâsında Ubey, “Nerede Muhammed! O’nu öldüreceğim" diyordu. Peygamberimizi görünce atını O’na doğru sürdü. Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm) hemen araya girdiler. Fakat Resûlullah efendimiz, “Aradan çekiliniz. Onu benimle baş başa bırakınız” buyurdular. Peygamber efendimiz, Ubey’e doğru yaklaşıp ona öyle bir darbe indirdi ki, adam atından vere düştü, kaburgaları kırıldı..

Toplam Görüntülenme: 136

Yayın tarihi: Salı, 10 Eylül 2019

Allahü teâlânın rahmetini ummalı

Celâleddîn Muhammed Tâzifî hazretleri fıkıh âlimi ve kadıdır. 899 (m. 1494)’de Haleb’de doğdu. 963 (m. 1556)’da aynı yerde vefât etti. Kalâid-ül-Cevâhir adlı eserinin mukaddimesinde, özetle şöyle dedi:

“Kusur ve günahlarını itirâf edip, Rabbinin lütfundan af ümîd eden bu muhtaç kul, Muhammed bin Yahyâ’nın, Allahü teâlâ günahlarını affeylesin. Hayırlarını çoğaltsın. Evliyâsına (sevgili kullarına) doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd ederim. Onlar eliyle, bütün hayırları ve iyilikleri akıttı. Onları, her türlü kötülüklerden, çirkin işlerden korudu. Kim bunlara uyar, dediklerini tutarsa kazanır. Saadete erer. Kim onların yolundan ayrılırsa sapıtır. Felâkete düşer. Kim de onlara sığınırsa, kurtulur, doğru yola girer. Kim de onları beğenmeyip kötülerse, sonsuz felâkete uğrar, helak olur. Sığınılacak, ancak Allahü teâlâ olduğunu bilen kimsenin hamdetmesi gibi hamd olsun. Hayır ve şerrin, ancak Allahü teâlâdan olduğuna îmân etmiş kimsenin şükretmesi gibi şükür olsun. Allahü teâlânın nimetleri, ihsânları sayısınca Muhammed aleyhisselâma ve O’nun yakınlarına, salât ve selâm ederim.”
Müminler, dâima Allahü teâlânın rahmetini ummalıdırlar. Ne kadar âsî ve günahkâr olursa olsun, Allahü teâlâdan ümidini kesmemelidir. Nitekim hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Ey Âdemoğlu! Sen duâ edip rahmetimi umduğun müddetçe, senden olan şey üzerine senin için mağfiret etmekten kaçınmam. Ey Âdemoğlu! Sen yeri doldurmaya yakın hatâ ile bana gelsen, şirk koşmuş olmadığın müddetçe, ben de sana yer dolmaya yakın mağfiret ve ihsân ederim. Ey Âdemoğlu! Senin günâhın semânın safhasına yetişse, bundan sonra benden mağfiret talep etsen, mağfiret ederim” buyurdu.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer müminler, Hak teâlânın gadabının ne kadar olduğunu bilselerdi, Cennete girmekten kati olarak ümit keserlerdi. Eğer kâfirler, Hak teâlânın rahmetinin miktarını bilselerdi, Cennete girmeye tamah ederlerdi” buyurdu.
Allahü teâlâ birçok şeyi saklayıp gizledi. Rahmetini tâat içinde, gazabını günahlar içinde, evliyâyı kulları içinde gizleyerek, kullarının beyn-el-havf ver-recâ içinde olmalarını istedi.
Beyn-el-havf ver-recâ: “Mahşer ehlinden biri ehl-i Cehennemdir” deseler; “Acaba o ben miyim?” diye düşünmektir. Yine; “Mahşer ehlinden biri ehl-i Cennettir” deseler yine; “Acaba ben miyim?” diyerek, kişinin kalbinin sakin olmaması, ümîd ve korku içinde olması demektir.

Toplam Görüntülenme: 127

Yayın tarihi: Çarşamba, 11 Eylül 2019

Dinleyeni sıkacak kadar uzun konuşmamalıdır

Şemsüddîn Megûşî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimidir. Tunus’ta doğdu. Kanunî Sultan Süleymân Hân onu İstanbul’a davet etti. İstanbul’daki âlimler arasında meşhur oldu. Daha sonra, Mısır’a gitmek için izin istedi. 947 (m. 1540)’da Kâhire’de vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:

Nasihat eden bir âlimin, isyan eden birini itaat eder hâle çevirmesi, Allahü teâlâya insanların ve cinnîlerin ibâdetlerinden sevgili gelir. Zira Allahü teâlânın bir kimseye onun sebebi ile hidâyet etmesi, Güneş ve Ay’ın üzerine doğduğu şeyden, yani  dünyâdan hayırlıdır. Nasihat verici din hocasının alameti, Hak teâlâdan hayâ ederek halktan tamahı kesip, öğretmede fakirlere daha yakın ve daha yumuşak davranması, talebeye tevâzu ve şefkat üzere olmasıdır.
Hoca talebesine önce dünyâda ve âhırette en çok ihtiyâcı olacak şeyleri öğretmelidir. Çünkü ilim, hikmet, cevherlerden kıymetlidir, ilmi ve hikmeti kötü görenler, domuzdan daha zararlıdır, ilmi ehlinden saklamak da zulümdür. Âlim her sınıf insan ile, onların akıllarının erdiği, zihinlerinin idrâk ettiği şekilde konuşmalıdır. Âlimin, hakîkati hakkıyla anlatması lâzımdır. Karşısındakinin anlıyacağı gibi anlatmazsa inatçı olan bunu hemen yalanlar, zeki olmayan da gevşeklik gösterir veya yanlış anlar. O zamanda büyük bir fitne meydana gelmiş olur.
Bu sebeple âlim, karşısındakilere, onların akıllarında kalacak şekilde ve mühim şeyleri anlatmalıdır. Mağrur câhillere ruhsatlardan bahsetmemeli, dini, zorlaştıracak şekilde de anlatmamalıdır. Çünkü o zaman yeise, ümidsizliğe düşerler. Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte “İnsanlara Allahü teâlânın rahmetinden ümid kestiren ve azâbından emîn kılan fakîh, gerçek fakîh değildir” buyuruldu. Vaazlarda sözü genişletmemeli, çeşitli yönlere saparak sözü sağa, sola götürmemelidir. Hadîs-i şerîfte “Sözü çok edebiyat yaparak söylemek şeytandandır” buyuruldu.
Dinleyicileri sıkacak kadar çok uzun konuşmamalıdır. Zira Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) konuşmalarında Eshâbın sıkılmamasına riâyet ederdi. Dinleyicilerin sıkıldığını hissedince hemen sözü kesmelidir. Dinî bilgileri, ahkâmı, duyduğu şekilde arttırmadan ve azaltmadan bildirmelidir. Zira bu dinî bilgiler, Allahü teâlâdan indirilmiş vahiylerin naklidir.

Toplam Görüntülenme: 118

Yayın tarihi: Perşembe, 12 Eylül 2019

Fenalıkların başı fena arkadaştır

Bedreddin Bûrinî hazretleri Osmanlılar zamanında Şam’da yaşamış olan Şafiî fıkıh âlimlerindendir. 963'te (m. 1556) Filistin'in Saffûriye şeh­rinde doğdu. Sonra Şam’a gitti ve Ömeriyye Medresesi'nde oku­du. Emeviye Camii'nde Şafiî fıkhı okutmaya ve birçok medresede ders vermeye baş­ladı. 1024'te (m. 1615) Şam’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:

Din-i İslam’ın temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman İslamiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, "Müslümanlara, emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker yapınız, yani benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz ve yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına razı olmayınız" buyuruyor. Peygamber Efendimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Birbirinize Müslümanlığı öğretiniz. Emr-i ma’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez). Yine buyurdu ki: (Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.) 
Evlat, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur. Çocuklara iman, Kur’ân ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadette anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana, baba ve hocalarına da verilir. Tahrîm sûresinde altıncı âyet-i kerîmenin meâl-i şerîfi, (Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!)dur.
Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibadete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün fenalıkların başı, fena arkadaştır.

Toplam Görüntülenme: 102

Yayın tarihi: Cuma, 13 Eylül 2019

Harama bir şeye helal demenin cezası

İbn-i Nasrullah hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 765 (m. 1364)’de Bağdad’da doğdu. 844 (m. 1440)’da Kâhire’de vefât etti. Buyurdu ki:

Haram: Allahü teâlânın, “Yapmayınız” diye açıkça men ve yasak ettiği şeylerdir. Haramı işleyen Cehennem azâbına lâyıktır. Harama helal diyen imansız olur. Haksız yere adam öldürmek, zinâ etmek ve köpek artığını yemek-içmek gibi. Köpek artığı necistir, zarûret hâli müstesnadır. 
Mekrûh: Resûlullah efendimizin beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylere denir. Onu işleyen azâba müstahak olmaz. Helâl diyen kâfir olmaz. Lâkin itaba, yani azarlanmaya ve şefaatten mahrûmiyete lâyık olur. At etini yemek gibi. Bazı âlimler, bunun tenzîhen mekruh olduğunu söylediler, sahih olanı da budur. Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem); “At etini yemek bizim için caiz midir?” diye suâl edildi. “Caizdir ve temizdir” buyurdu. Bu esnada Müslümanların yiyeceğe ihtiyâçları vardı. Daha sonra bir gazâda tekrar suâl edildi, at etini yemeye izin vermediler. Bu sırada yiyeceğe ihtiyâçları yok idi. Önceki hadîs-i şerîfi İmâm-ı Şafiî, sonraki hadîs-i şerîfi Ebû Hanîfe delîl aldı. Evlâ olan yememektir. Müstehâb: Resûlullahın ömründe bir iki kere veya daha fazla işlemiş olduğu, fakat çok kere terk eylediği şeylere denir, işlemeyene ıtâb (azarlama), azâb ve şefaatten mahrumiyet yoktur, işleyene ise, sevap çoktur. Nafile namaz kılmak, nafile sadaka vermek, nafile oruç tutmak gibi. Müstehâb da iki çeşittir. Biri Resûlullah efendimizin ümmetine öğretmek için bazı kere işlediği şeylerdir. İkincisi ulemânın müstehâb gördüğü şeylerdir. Hutbenin sonunda; “İnnallahe ye’müru bil-adli..." âyetini okumak ve cuma gününde zuhr-i âhır namazı kılmak gibi. Zuhr-i âhır namazını Resûlullah ve Eshâbı kılmamış, sonra gelen ulemâ kılmışlardır. İmâm-ı Yûsuf, zuhr-i âhırdan sonra iki rekat namaz daha kılmıştır.
Peygamberimizin doğduğu günün yıl dönümünde sevinmek, mevlid okumak müstehâbdır, bunlara sevâb vardır. Sekiz rek’at teheccüd namazı, altı rekat evvâbin namazı, iki rekat abdestten sonra kılınan şükr-i vüdû’ namazı, dört rekat tesbih namazı, iki rekat husuf (ay ve güneş tutulması) namazı, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemek için kılınan iki rekat namaz, nikâh etmek için kılınan iki rek’at namaz, iki rek’at tövbe namazı, rüzgârın defi ve kar çokluğuna karşı kılınan iki rekat namaz gibi, bunları kılmak müstehâbdır.

Toplam Görüntülenme: 97

Yayın tarihi: Cumartesi, 14 Eylül 2019

Tövbe etmeden ölenlerin hâli

Niksârlı Muhyiddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Tokat’ın Niksar ilçesinde doğdu ve tahsilini burada tamamladı. Sultan İkinci Bâyezîd Hân tahta geçtiğinde İstanbul’a davet etti. Ayasofya’daki tefsîr derslerinde Sultan da hâzır bulunurdu. Bir dersinde şunları anlattı:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Nebe’ sûresi onsekizinci âyet-i kerîmesi hakkında meâlen; “Sûra üfürüleceği o gün, (mezarlardan kalkıp mahşere) bölük bölük gelirsiniz” suâl edildiğinde ağladılar. Hattâ mübârek gözlerinden akan gözyaşları toprağa damladı ve buyurdular ki: “Ey bu suâli soran kişi, çok büyük bir işten sordun. Kıyâmet günü ümmetim on iki sınıf olarak haşrolunur ve mahşer yerine gelirler. Bir bölük insanlar, hayvan sûreti üzere kabirlerinden haşrolunurlar. Kendileri için bir ses gelir. Bunlar, namazlarında gevşek davrananlardır. Tövbe etmeden öldüler. Bu hâlleri, kendilerine verilen bir cezadır. Cehenneme atılacaklardır. Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyurduğu kimselerden olurlar: 
“Onlar, namazlarından gâfildirler” (Mâun-5).
Ümmetimden bir bölüğü de, yüzleri ay gibi parlak bir hâlde haşrolurlar. Sıratı şimşek gibi geçerler. Allahü teâlâ katından bir münâdî şöyle der:
“Bunlar sâlih amel işleyip, günahlardan kaçınanlardır. Beş vakit namazı vaktinde ve şartlarına uygun olarak cemâatle kılarlar. Bunlar, tövbe edip öyle vefât ettiler. Allahü teâlâ, kendilerine saadet nasip etti. Onlar, Cennete gireceklerdir. Allahü teâlâ kendilerinden râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen bunları şöyle bildirdi: 
“Gerçekten “Rabbimiz Allahü teâlâdır” deyip de sonra amellerini ihlâs ile, yapanlara (ölüm ânında) melekler inecekler de şöyle diyecekler: (Gelecekten) Korkmayın ve (geçene) mahzun olmayın! Size vadolunan Cennetle müjdelendiniz.”
Muhyiddîn Efendi, Ayasofya Câmii'nde Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini tamamlayınca, talebelerine ve cemâate dönüp şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâdan Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini okutma işini tamamlamam için bana mühlet vermesini niyaz etmiştim. Allahü teâlâya hamdü senalar olsun ki, duâm kabul oldu, dersimi tamamladım. Şimdi duâm odur ki, ömrüm îmân ile son bulsun. Son nefesimde Kelime-i şehâdeti söyleyerek rûhumu teslim edeyim..."
Sonra gönülden duâda bulundu. Orada bulunanlar hep bir ağızdan "âmin" dediler. Muhyiddîn Niksârî hazretleri, evine varınca hastalandı. Çok geçmeden de 901 (m. 1460)’da İstanbul’da vefât etti...

Toplam Görüntülenme: 93

Yayın tarihi: Pazar, 15 Eylül 2019

İçinden misk kokusu gelen kabir

Seyyid Hüseyin Murâdî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 1138 (m. 1725)’de Şam’da doğdu. 1188 (m. 1774)’de aynı yerde vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:

Mugîre bin Habîb anlatır: “Abdullah bin Gâlib vefât etmişti. Defnedilirken, kabrinden misk kokusu duyuldu. Yakınlarından birisi, o zâtı rüyâsında görünce, ona, kabrinde duydukları misk kokusunun ne olduğunu sordu. O da; 'O koku, Kur’ân-ı kerîmi çok okumamdan dolayı hasıl olan kokudur' dedi."
Ebü’l-Ferec İbni Cevzî anlattı: “Şerîf Ebû Ca’fer bin Ebû Mûsâ, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrinin bitişiğine defnediliyordu. Bu sırada Ahmed bin Hanbel’in kefeni görüldü, hâlbuki, Ahmed bin Hanbel yüz sene önce vefât etmişti.” Allahü teâlâ, bazı sâlih kimselere lütuf ve ihsân ederek, onlara, civarlarında bulunan mevtalara şefaat ettirir. Civarında bulunanlar, o sâlih kişi ile komşuluklarından dolayı fayda görürler...
Abdullah bin Nâfi’ Medînî şöyle anlatır: “Medîneli bir kişi vefât etti ve defnedildi. Birisi onu rüyâsında gördü. Sanki onun, Cehennem ehlinden imiş gibi bir hâli vardı. Bu sebeple, onu rüyâsında gören şahıs çok üzüldü... Aradan yedi veya sekiz gün geçince, onu rüyâsında tekrar gördü. Bu sefer Cennet ehlinden olduğu anlaşılan bir, hâli vardı. Ona şimdiki bu iyi hâle nasıl kavuştuğu sorulunca, vefât etmiş olan şahıs ona şöyle cevap verdi: Yanımıza sâlihlerden bir zât defnedildi. Civarında bulunan komşularından kırk kişiye şefaatçi oldu. Ben de onların arasında idim.”
İbn-i Ebiddünyâ anlattı: “Âsım el Cuhderî’nin ailesinden birisi, Âsım el-Cuhderî’yi vefâtından altmış gün sonra rüyâsında gördü. Ona; 'Sen vefât etmedin mi?' diye sordu. Âsım el-Cuhderî; 'Evet' dedi ve şunlara söyledi: 'Vallahi ben, Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Ben ve arkadaşlarımdan bir cemâat, her cuma gecesi ve sabahı, Ebû Bekr bin Abdullah’ın yanında toplanıyoruz.' O zaman akrabası olan zât ona; 'Rûhlarınız mı, yoksa bedenleriniz mi toplanıyor?' diye sorunca, o; 'Bedenlerimiz çürüdü, rûhlarımız toplanıyor' dedi. Yine Âsım el-Cuhderî’nin akrabası ona; 'Bizim sizi ziyâret ettiğimizi biliyor musunuz?' diye sorunca, o; 'Bütün cuma günü ve akşamı, cumartesi günü güneş doğuncaya kadar biliyoruz' dedi. Akrabası, Âsım el-Cuhderî’ye; 'Niçin diğer günlerde bilmiyorsunuz?' diye sorunca, Âsım el-Cuhderî; 'Cuma gününün fazileti ve şânının, kıymetinin büyüklüğünden dolayı' dedi."

Toplam Görüntülenme: 84

Yayın tarihi: Pazartesi, 16 Eylül 2019

Cehennem ateşinden uzaklaşmak için

Ebü’l-Feyz Murtaza Zebidî hazretleri hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Hadîs ilminde söz sahibi idi. 1145 (m. 1732)’de, Hindistan’da Bekerâm şehrinde doğdu. 1205 (m. 1791)’de Mısır’da vefât etti. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevat okumanın fazileti hakkında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir, 'Falan oğlu filan, sana selam söyledi' der.”
“Bana bir salevat getirene, Allah ve melekleri 70 salât getirir.”
“Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.”
“Kıyamette bana en yakın olan, en çok salevat getirendir.”
“Cuma günleri bana 80 salevat okuyanın 80 yıllık günahı affolur.”
“Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.”
“Günde yüz salevat okuyan, kıyamette şehidlerle beraber olur.”
“Günde bin salevat okuyan, Cennetteki yerini görmeden ölmez.”
“Bana salevat okuyana, melekler salât okur. Salevata devam edene, melekler de ona salât okumaya devam eder. Artık isteyen az, isteyen çok salevat okusun!”
“Dua perdelidir. Bana salevat getirilince, perdeler yırtılır, dua kabul olur.”
“Bana çok salevat getirenin dertleri gider, günahları affolur.”
“Söyleyeceğini unutan, hatırlamak için bana salât-ü selam getirsin!”
“Bana bir salevat getirene Allahü teâlâ, on rahmet ihsan eder, on günahını yok eder ve derecesini on kat yükseltir.”
“İsmim anılınca, bana salevat getirmeyen, zelil olsun!”
“İsmim anılınca, salevat okumayan, cimrilerin cimrisidir.”
“Kim, kitabına ismimi yazdıktan sonra, bana salât ve selam da yazarsa, ismim o kitapta kaldığı müddetçe, melaike, o kimse için istiğfar eder.”
“Beni sözünüzün başında, ortasında ve sonunda anın!”
“Allah’ı zikretmeden ve Resulüne salevat getirmeden, toplanıp dağılmak, leşten dağılmak gibidir.”
“Salevat sizin için zekâttır.”
“Cuma günleri bana çok salevat okuyun! Bunlar, bana bildirilir.”
“Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.”

Toplam Görüntülenme: 59

Yayın tarihi: Salı, 17 Eylül 2019

Zikrin hayırlısı hafi rızkın hayırlısı kâfi

Abdürrahîm Efendi, Otuzbirinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. Adana’da doğdu. 1066 (m. 1656) senesinde Belgrad’da vefât etti. Buyurdu ki:

Allahü teâlâ emrettiği için çalışan, rızkını helal yoldan arayan, ezeldeki rızkına kavuşur. Rızkı da bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını haram yoldan ararsa, yine ezelde ayrılmış olan rızka kavuşur. Fakat, bu rızk ona hayırsız, bereketsiz olur, kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler.
Her canlının rızkı tükenmeyince eceli gelmez, ölmez. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Allahü teâlânın 99 isminden biri Rezzak’tır, her varlığın rızkını vericidir. Allahü teâlâ, (Herkesin rızkı bana aittir) buyuruyor. Rızık için Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir!
Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Yeryüzündeki her canlının rızkı, Allah’a aittir.) [Hud 6]
(Nice canlı vardır, rızkını kendi elde edemez. Sizin de, onların da rızkını Allah verir.) [Ankebut 60]
(Rabbin, rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.) [İsra 30]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Rızık için üzülmeyiniz, ezelde ayrılan rızık sizi bulur.)
(Eceliniz sizi nasıl takip ederse, rızkınız da öylece takip eder.)
(Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Allahü teâlâdır.)
(Allahü teâlâdan kork, rızkını güzel yoldan ara, helali al, haramı terk et!)
(Rızkını gecikmiş sayma! Hiç kimse, rızkına kavuşmadıkça ölmez.)
(Hiç kimse, nasibinden fazla rızka kavuşamaz. Rızkına kavuşup yemedikçe de ölmez. İstemese de rızkı kendisine verilir.)
(Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, sabah aç kalkıp, akşam tok dönen kuşlar gibi sizi de rızıklandırırdı.)
(Hak teâlâ, Hazret-i Âdem’e bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını arasın! Sakın dini geçim vasıtası yapmasın!)
(Zikrin hayırlısı hafi [gizli] olanı, rızkın hayırlısı ise kâfi olanıdır.)
(Allahü teâlâ sevdiğine, rızkını kâfi [yetecek kadar] verir.)
(Allahü teâlânın verdiği rızka kanaat eden mümin kurtulmuştur.)
(Helal kazanmak için sıkıntı çekene, Cennet vacip olur.)
(En güzel rızık, helale, harama dikkat edilerek kazanılandır.)
Peygamber efendimiz, (Eğer Allah korkusunu kendinize sermaye edinirseniz, rızkınız, ticaretsiz ve sermayesiz gelir) buyurup şu mealdeki âyeti okudu:
(Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve rızkını ummadığı yerden gönderir.) [Talak 2, 3]

Toplam Görüntülenme: 36

Yayın tarihi: Çarşamba, 18 Eylül 2019

Otuz dokuzu gam, biri ferahlık denizi

Ali Musannifek hazretleri Hanefî âlimlerinden ve Fahreddîn-i Râzî’nin torunlarındandır. 803 (m. 1401)’de İran’ın Bistâm kasabasında doğdu. 875 (m. 1470)’de İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratmak istediği zaman Cebrail aleyhisselâma;
"Gidip yerden bir miktar toprak getir!" diye emretti. Cebrail aleyhisselâm yere geldi. Toprak alacağı sırada, yer feryâd edip;
"Allahü teâlânın büyüklüğüne sığınırım. Bugün benden bir şey alma. Zîrâ yarın Cehenneme girerler" dedi ve çok yemin verdirdi. Cebrail aleyhisselâm yerin bu hâline acıyıp toprak almadı. Boş el ile Hak teâlâya döndü. Cenâb-ı Hak;
"Niçin boş geldin?" diye hitab edince; 
"Yâ Rabbî! sana malûmdur ki, emrini yapmamaya niyet etmedim. Keremine güvenerek yerin ağlayıp sızlamasına acıdım. Onun için toprak almadım" dedi.
Sonra toprak almakla Mikâil aleyhisselâm görevlendirildi. O da yere şefkatinden dolayı eli boş döndü. Sonra İsrafil aleyhisselâm bu işle görevlendirildi. O da toprak almadan döndü. Daha sonra Azrail aleyhisselâm yerden toprak almakla görevlendirildi. Azrail aleyhisselâm yere indi. Her kıtadan bir miktar toprak aldı. Bunları Mekke ile Tâif arasına koydu. Kırk arşın yüksekliğinde bir yığın oldu. Bir rivayette Azrail aleyhisselâm toprağı alacağı zaman yer feryâd etti. Bu sırada Allahü teâlâdan şöyle bir nidâ geldi:
“Ey zemin, üzülme! Senden aldığımı güzel bir şekilde sana iade edeceğim. Cansız toprak alıp, ârif-i billah gönderirim. Siyah toprak aldım. Ay yüzlü, beyaz âzâlı olarak iade ederim.”
Sonunda dünyânın her yerinden toprak alındı. Çeşitli renkleri vardı. Onun için insanoğlu da çeşitli renk ve şekillerde, çeşitli tabiat ve huylarda halk olundu.
Sonra bu toprak yığınının üzerine bir parça bulut gönderdi. Kırk gün yağmur yağdırdı. Bir rivâyette kırk sene yağdı. Otuz dokuzu gam denizlerinden, biri ferahlık denizinden yağdı. Onun için insanoğlunun üzüntüsü çok, sevinci azdır.
Sonra kırk sabah Âdem aleyhisselâmın çamurunu kudretiyle yoğurdu. Bir rivâyette, Hak teâlâ yetmiş bin meleğe emretti. Cennetten su getirdiler, o toprağa döktüler. Sonra bir parça buluta emrolundu. Kırk yıl yağmur yağdırdı. Siyah renkli bir çamur oldu. Bir rivâyette, sonra kudret güneşi ile o çamuru kuruttu. Bir rivâyette o çamur kurumadan, vücûd âzâları yapıldı, sonra kurudu. O kadar kurudu ki, vurulduğu zaman testi gibi ses verirdi. Sonra âzâsı şekillendi.

Toplam Görüntülenme: 25

Yayın tarihi: Perşembe, 19 Eylül 2019

Nimeti verenden gâfil olmak asla yakışmaz

Yarhisârlı Mustafa Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Bilecik’e bağlı Yarhisar’da doğdu. 911 (m. 1505)’de İstanbul kadısı iken vefât etti. Tövbe hakkında buyurdu ki: 

Günahlarından dolayı tövbe etmek, her Müslümana farzdır. Günah işleyip de tövbeyi geciktirmek caiz değildir. Müslüman günah olan işlerden uzak durmalı, günaha girerse pişman olup, Allahü teâlâdan affını ve mağfiretini dilemelidir.
Kulun mutlaka tövbeyi gerektirecek bir hâli bulunur. Hattâ âlimler, Allahü teâlânın kulları üzerinde sayısız hakları bulunduğunu ve bu hakların gözetilmesi gerektiğini, bu yüzden Allahü teâlânın bu kadar haklarına karşılık, O’ndan gâfil olunduğu zaman tövbe etmek lâzım geldiğini söylemişlerdir. Şöyle ki:
Allahü teâlâya şükretmek, O’nu anmak ve hatırlamak, O’ndan korkmak her Müslümana lâzımdır. Çünkü Allahü teâlâ, her an nimetlerini ve ihsânını yenilemekte ve tazelemektedir. (Meselâ; Allahü teâlâ, kısa bir müddet için nefes alıp verme nimetini insanlardan almış olsa idi. Hepsi ölü olarak yere serilirdi.) Öyleyse, nimete kavuşan kimseye, o nimeti verenden gâfil ve habersiz olması asla yakışmaz. Nimete kavuşan, o nimeti verenden başkası ile meşgul olursa, onun yapacağı şey, nimet sahibini unuttuğu için pişman olmak, nimet sahibinden özür dilemek, O’nun beğendiği işlere devam etmek ve tekrar O’nu anıp, hatırlamaktır.
Allahü teâlâ, beş vakit namazı farz kıldı. Kullar, beş vakit namazla Allahü teâlâyı andılar ve O’na kulluk vazîfelerini yerine getirdiler. Allahü teâlâ, kullarının namazlarda kendisini anmalarını, ibâdet etmelerini, beş vakit namazın dışında kendisinden gaflette bulunup, unutmalarına keffâret yaptı. Kullar namaz kılarken, kalblerini başka şeylerle meşgul ederlerse, bu gaflet hâllerinden dolayı özür dilemeleri ve Allahü teâlâdan affolunmalarını dilemeleri icâb eder. Çünkü onlar Allahü teâlâyı anacakları vakit, kalbleri başka şeylerle meşgul olmuştur.
Abdurrahmân bin Ebû Ömer buyurdu ki: Her sabah, görevli iki melek “Ey hayır isteyenler! Geliniz (hayırlı işler yapınız)! Ey kötülük yapanlar! Kötülüklerinizi azaltın!” diye seslenirler. 
Aişe (radıyallahü anhâ) buyurdu ki: “Amel defterinde çok istiğfar bulunan kimseye ne mutlu.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Kim üç defa (Estağfirullah ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyelkayyûme ve etûbü ileyh) derse, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder.”

Toplam Görüntülenme: 2

Yayın tarihi: Cuma, 20 Eylül 2019