Anadolu Velîlerinden Abdurrahman Tâgî
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgi dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevi rehber arıyordu. Aradığını da buldu, Seyyid Sıbgatullah Arvâsi hazretlerinin önde gelen talebelerinden oldu. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştu ve çok talebe yetiştirdi... "İnsanlara hayret ediyorum!"
Abdurrahmân Tâgi hazretleri, sohbetin fazileti ile ilgili olarak, buyurdu ki:
-Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrifâtçısı hazret-i Ali, sâkisi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır...
Bu mübarek zat, hastalanmıştı. Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra şöyle dedi:
-İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara; "Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum" dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın" buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin" dedim...
"Güzel sesinle Kur'ân-ı kerim oku!"
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek;
-Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerim oku, buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerim okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun dizine koyarak, o halde vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe günü kuşluk vaktine vefât etti...