Tasavvuf Ehli, Aynı Toprak Gibidir
Seyyid Nûbânî hazretleri son devir Osmanlı evliyasındandır. 1904 (H.1322) senesi Kudüs yakınındaki Mezra köyünde vefât etti. Yûsuf Nebhânî eserlerinde ondan sıkça bahseder.
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.096.995
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Seyyid Nûbânî hazretleri son devir Osmanlı evliyasındandır. 1904 (H.1322) senesi Kudüs yakınındaki Mezra köyünde vefât etti. Yûsuf Nebhânî eserlerinde ondan sıkça bahseder.
Okçuluk Osmanlıların ünlü sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla söz etmişlerdir. Türkler, kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden, hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler ocağı, 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada lodos, poyraz, gündoğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi yönlerde esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yani kırılan rekorlar, erişilemeyecek kadar yüksektir.Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı'ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman'a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender'in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden (845 metre) daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir.
Zariflerden bir devletlûnün maiyyetinde çalışanlar, "Bizim müdür Bey'e bu akşam habersiz iftara gidelim" diye yola koyulmuşlar. İftara beş dakika kala da kapıya dayanmışlar. Müdür Bey, evdeki hazırlıksızlığı düşünerek, biraz mahcup, "Buyurun!" demiş. Sonra telaşla mutfağa geçip hanımına durumu anlatmış. Kadın bir an düşünmüş ve çareyi bulmuş:" Efendim, sen hiç üzülme. Top patlayınca iftâriyeliklerle orucunuzu açın. Sonra "Bizde âdet yemekten önce akşam namazını kılmaktır" deyip öne geç. İlk rek'atte zamm-ı sûre olarak "Yâ sin" sûresini oku. İkinci rek'atte de "Fetih" sûresini... O sırada ben çorbayı ve pilavı pişirmiş, salatayı hazırlamış olurum. Namazdan sonra da âfiyetle yersiniz. Kadının bu buluşu karşısında her halde müsâfirler, hiç habersiz gittikleri evde, herkese yetecek kadar yemek bulduklarına şaşıp kalmışlardır!..Tabii akşam namazının neden bu kadar uzadığının da farkına vararak...
Mayıs 1919'da, sinsice İzmir'e çıkan Yunanlılar, bir Haçlı ordusu gibi hareket ediyordu... Çıkarma birlikleri hazırlanırken, askeri yargı teşkilatı da yeni tayinlerle güçlendirilmişti. Yaşı çok genç olmasına rağmen, babası 1897 Türk-Yunan Savaşında ölen ve Türklere kini olan Albay Dimitri Ambleas, bu harekâtta askeri yargının başına getirilmişti. Hem de Kralın yetkileri ile... Bundan maksat, kendi askerlerinin disiplini değildi. Türklerden en ufak bir direnme gösterenleri hemen -güya- hukuk yolu ile saf dışı etmekti!..
Mahkeme derhal göreve başlamıştı. Albay Dimitri, askerlere karşı gelen yaşlıları, göstermelik bir sorgudan sonra, casusluk suçundan idama mahkum ederek, anında infaz uyguluyordu...
Büyük İslam âlimlerinden İbn-i Fârid, aslen Sûriye'nin Hama şehrindendir. Babası, buradan Mısır'a gelip yerleşmiştir. İbn-i Fârid'in babasına; devlet kademelerinde, haksızlığa uğrayanların haklarını kazanmalarında yardımcı olduğu için "Fârid" denilmiştir. Daha sonra, kâdılık işi ile meşgûl olmuştur...
Ebû Abdurrahman Sülemi hazretleri, hiçbir zorluk karşısında Kur'ân-ı kerim okumayı ve kırâat derslerini ihmâl etmezdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra sabah namazına kadar namaza devâm ederdi. Sabahlara kadar namaz kıldığı hâlde sabah namazı vakti girince "henüz namaz kılmaya yeni başlıyoruz" gibi şevkli ve istekli oluyorum derdi. Pek cömert idi. Çok zaman yanına aldığı azığını yolda rastladığı fakir ve garib kimselere verir, o gün aç dururdu...
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri Mesnevi'de şöyle bir hikaye anlatır: ıki atlı arkadaş yola çıkmışlar. Fakat birisi âmâ imiş. Giderlerken âmâ olan şahıs, kamçısını düşürmüş. Fakat arkadaşına itimad edemediği için, yerden almasını söylememiş, inmiş atından el yordamıyla kamçıyı aramış. Derken, kendi kamçısını bulamamış ama eline ondan daha güzel yumuşak bir şey geçmiş. Bu kamçı daha güzelmiş diyerek alıp atına binmiş. Fakat o kamçı diye bulup aldığı, gecenin soğuğundan hareketsiz duran bir yılanmış. Derken biraz sonra hayli ilerlemiş olan arkadaşına yetişmiş. Arkadaşı sormuş