Çalışabilecek Kimsenin Dilenmesi Câiz Değildir
Muhammed Bahrak hazretleri velîlerin büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. 1465 (H.869) senesinde Yemen’de Hadramût'ta doğdu. 1524 (H.930) senesinde, Hindistân'da vefât etti...
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.391.756
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Muhammed Bahrak hazretleri velîlerin büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. 1465 (H.869) senesinde Yemen’de Hadramût'ta doğdu. 1524 (H.930) senesinde, Hindistân'da vefât etti...
Osmanlılar devletlerini kurarken, din hürriyeti ilkesini temel olarak benimsemiş bir millettir. Avrupada Engizisyon işkenceleri altında inlerken, tüm dinler, Osmanlı idaresinde barış ve huzur içinde yaşamışlardır. İşte sizlere çarpıcı bir örnek:Fatih Sultan Mehmet Rumelideki seferlerine devam ediyordu. Sırbistan sınırların adoğru geldiği sırada Sırp prensi Brandoviç'ten bir mektup aldı. Bu sırada Sırplar, Katolik Macarlarla Osmanlılar arasında kalmışlardı. Sırp prensi Brankoviç, bu iki güçten birine birine tabi olarak kendi hükümdarkığını sürdürmek istiyordu. Ama hangisini seçecekti? Bunu tayin edebilmek için, önce Macar kralı Hünyad'a bir heyet yollayarak sordumuştu:
Yavuz Sultan Selim, 22 Ocak 1517 günü yaptığı Ridaniye savaşı ile Mısır'ı fethetti. Memlûk hükümdarı Tomanbay, ordunun kumandanlarından Kurtbay, Alanbay ve Şadi bey ile birlikte Kahire'ye kaçtılar. Yavuz, bir aylık kuşatmadan sonra Kahire'yi de fethetti. İlk işi kaçan hükümdar ve ileri gelen kişileri aramak oldu. Tomanbay, Hasan Meri isminde bir seyyahın evinde saklanıyordu. Yavuz'un onu aramakta olduğunu haber alan Hasan Meri, Osmanlı'ya artık mukavemet etmenin beyhûde olduğunu anladığı için Tomanbay'ı yeniçeri ağası Ayas Paşa'ya ihbar etti. Ayas Paşa da onu evine giderek Tomanbay'ı yakaladı ve Yavuz'un huzuru na getirdi. Yavuz onu görünce:-Elhamdülillah, işte Mısır fethedilmiş oldu, dedikten sonra Tomanbay'a dönerek:-Niçin elçilerimi öldürttün? Dedi-Bunu beylerim yaptı, benim bir kabahatim yoktur. Ey Sultan Selim, bu haksız taarruzun dan dolayı Cenâb-ı Hakkın huzurunda kendini nasıl temize çıkaracaksın?
Mürrî hazretleri Tâbiîn devrinde Basra'da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimi ve velîlerindendir. Adı, Sâlih bin Beşîr el-Basrî'dir. Basra'da doğdu. Orada ilim öğrendi. Hadîs, fıkıh ve kırâat ilmlerinde yüksek bir âlim oldu. Tâbiînin büyüklerinden Muhammed bin Sîrîn, Bükeyr bin Abdullah, Hişâm bin Hısân, Katâde bin Diâme ve daha pek çok âlimden ilim aldı ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. 792 (H.176) târihinde Bağdat'ta vefât etti. Hâlife Mehdî kendisini Bağdat'a dâvet edip getirtti. Halîfenin huzûruna varınca ona nasîhat olarak buyurdu ki:
Zerrûk el-Bernesî hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. İsmi Ahmed olup, 1442 (H.846) senesinde Fas'ta doğdu. Şeyh Abdürrahmân el-Meczûlî'den fıkıh ilmini öğrendi. Ayrıca zamânının meşhûr âlimlerinden pekçok zâtın sohbetinde bulundu. İlim öğrenmek için çok seyahat yaptı. Mısır'a gidip, Kâhire'de bir müddet ikâmet etti. Hacca gidip, bir süre de Medîne'de mücâvir olarak kaldı. Defâlarca hacca gitti. Çok kerâmeti görülen evliyâ ve âlim bir zât idi. Çok sayıda talebe yetiştirdi. 1493 (H.899)’da Libya’da Trablus'un Tekrîn nâhiyesinde vefât etti. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
Seyyah olarak gelen Buharalı Osman Efendi, tabii konumu ve insanlarının cana yakınlığı dışında güler yüz ve tatlı dilli olmalarına hayran kalıp Elbistan'a yerleşir... Osman Efendi âlimdir, velidir. Kısa zamanda kendisini sevdirir. Müderrislik (Medrese hocalığı) vazifesine getirilir. Elbistan ve havalisi çocuklarının zeki olduğu bilinmektedir. Kısa zamanda çok talebe yetiştirir. Bu yaşı küçük, ilmi büyük talebelerin ünü Padişah Dördüncü Mehmed Han'ın kulağına kadar gider...
Bir gün Yalova'dan İstanbul'a bir gemi gidiyordu. İstanbul'a yaklaştıkları sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye, dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskin etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Bâzıları da, kurtulmaları için adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerife ve İhlâs sûrelerini okuyarak, hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmın, evliyânın, âlimlerin ve zamânın velilerinden Üftâde hazretlerinin rûh-ı şeriflerine hediye etti. Sonra da; "Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum." dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peydâ oldu. Yaklaştıkca, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde süratle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihâyet o zât geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir mikdâr tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeye başladı. Yürüdüğü yerlerde deniz durgunlaşıyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikâmete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selâmetle sâhile vardılar. Herkes bu hâdise karşısında şaşırıp kaldı. Sâdece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sâhile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara; "Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti." dedi.