Sâlihlerle Sohbet, Ebedî Saâdetin Anahtarıdır
Câfer-i Huldî hazretleri meşhur âlim ve velîlerdendir. 867 (H.253) senesinde Bağdât'ta doğdu. 959 (H.348) senesinde aynı yerde vefât etti. Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinin en büyüklerindendir.
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.505.485
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Câfer-i Huldî hazretleri meşhur âlim ve velîlerdendir. 867 (H.253) senesinde Bağdât'ta doğdu. 959 (H.348) senesinde aynı yerde vefât etti. Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinin en büyüklerindendir.
Osmanlı Sadrazamlarından olan Murat Paşa, 1585'te Karaman Beylerbeyi vazifesin deyken, Özdemiroğlu Osman Paşanın komutasında Tebriz Seferine katıldı. Tebriz civârında ki savaşın en kritik ânında atı ile berâber savaş meydanındaki kuyuya düştü. Hamza Mirza kumandasındaki Safevi kuvvetlerince esir alınıp hapsedildi. 1590 Osmanlı-Safevi Antlaşma sına kadar İran'da kalan ve atıyla kuyuya düşmesinden dolayı "Kuyucu" lakabı verilen Murâd Paşa, İstanbul'a gelip, Kıbrıs Beylerbeyliğine tâyin edildi.Kuyucu Murâd Paşa 1596 Haçova Meydan Muhârebesinde büyük yararlıklar gösterdi. Uzun seneler Macaristan cephesinde lâyıkıyla hizmet etti. Cephedeyken bâzı sulh müzâkerelerinde bulundu. Birinci Ahmed Han (1603-1617) Osmanlı Sultanı olunca, Kuyucu Murâd Paşa Şubat 1603'te Rumeli Eyâleti ile berâber Budin muhâfazasına memur edildi. 1605'de Divan-ı Hümâyûnda dördüncü vezir oldu. İran'daki Safevi Devleti (1501-1732)nin teşvik ve kışkırtmaları neticesinde Anadolu ve Kuzey Suriye'deki isyanlar tehlikeli bir hal aldığından, Anadolu isyanları veİran meselesi için Ferhad Paşa serdar tâyin edildi. Kuyucu Murâd Paşa Avusturya cephesindeki faâliyetlerinden ve Macaristan-Avusturya meselesinde ki teşebbüslerinden dolayı 13 mayıs 1606'da Engürüs Serdârı oldu. 1593 yılından beri devâm eden Avusturya Savaşına son veren Zitvatoruk Antlaşmasını imzâladı. Antlaşmaya göre savaşın en önemli sebeplerinden birini teşkil eden Estergon Kalesi Osmanlılarda kalıyordu.
20 Cemaziyelevvel (29 Mayıs) Salı sabahı ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihi hareketi başladı. Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri atılmış, harbin en şiddetli anında, Akşemseddin ile Molla Gürani ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehidlik mertebesine ulaşmayı taleb ile askere önderlik edip örnek olmuşlardı. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kılıç ile Topkapı gediğine saldırmıştı. Bu sırada Ulubatlı Hasan adındaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapı suruna sancak dikti. Böylece İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya gerçekleşiyordu. Ulubatlı, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mertebesine ulaştı.
Hazret-i Ömer (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin ikinci halifesi ve kayınpederidir. Hafsa validemiz onun kızıdır. Hayatta iken Cennet ile müjdelenmiş on kişiden ikincisi olup, Hazret-i Ebu Bekir'den sonra Eshab-ı kiramın en büyüğüdür. Çok âdil, abid, çok merhametli, aşağı gönüllü bir zat idi...
Ebü'l-Kâsım Lâlekâi hazretleri hadis hafızı ve kelâm âlimidir. İran'da Taberistan'da doğdu. İlim tahsili için Bağdat'a gitti. Burada zamanın büyük âlimlerinden hadis ve kelam öğrendi, sonra memleketine dönüp talebe yetiştirdi. 418'de (m. 1027) Dinever'de vefat etti. "Şerhu uşûli itikâdi Ehli's-sünne ve'l-cemâ'a" isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Ecezâde Muhyiddin Efendi Osmanlılar zamanında yetişen İslâm âlimlerindendir. Mevlânâ Hatibzâde'den okudu. Daha başka âlimlerin derslerinde de bulunarak, mükemmel bir şekilde yetişti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, İznik Medresesi'ne müderris oldu. Bir müddet müderrislik yaptıktan sonra, Trabzon kadılığına tayin olundu. 924 (m. 1518) senesinde vefât etti. Buyurdu ki:
Vaktiyle, yol üzerinde bulunan bir dergahın dervişleri, yoldan geçen herkesi misafir kabul ediyordu. Burada hiç konuşulmuyordu. Dervişler anlatmak istediklerini kalben ifade ediyorlardı. Bir gün dergahın kapısına bir yolcu geldi. Yolcu kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada, misafir geldiğini dervişler firaset yoluyla anlıyorlardı, o yüzden kapıda tokmak yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki derviş, kapıda duran yolcuya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yolcu, dergahta kalmak istiyordu. Derviş içeri girdi, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yolcuya uzattı. Bu, yeni bir misafiri kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yolcu dergahın bahçesine girdi, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. Derviş kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.