İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.393
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Ruslar 24 Nisan 1877'de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz'da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne'ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa'ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti.
1654 senesinde vefat eden ve Sultan IV. Mehmed Han'ın Şeyhülislamı olan Behâeddin Efendi, son derece hoş sohbet ve nüktedan olarak tanınmıştı. Fakat İslam düşmanlarına, hele İngilizlere karşı muazzam bir din gayreti vardı. Bütün yumuşaklığı ve nüktedanlığına rağmen, İslam düşmanlarına karşı gayet sert davranır, onlara hiç taviz vermezdi. 1651 senesinde, İngiliz vatandaşı olan birisi, İzmir'deki İngiltere konsolosundan 200.000 akçe alacağı olduğunu iddia ederek onu mahkemeye verdi. İzmir Kadısı Haşimi zade, konsolosu mahkemeye davet edip alacaklısının davasını bildirdi. Konsolos sert bir tavırla:-Efendi, sen bu davaya bakmaya mezun değilsin... dedi ve İngiltere ve Osmanlı hükûmetleri arasında imzalanan "Ahidnâme" nin bir nüshasını gösterdi. Burada, İngiliz vatandaşlarından birinin öbüründen alacağı 200.000 akçeden az olursa Osmanlı kadıları nın davayı dinleyebilecekleri, aksi halde davanın İngiltere'de görüleceği yazılıydı.
Şemseddin Nûri Efendi İstanbul'da yetişen evliyânın büyüklerindendir. 1801 (H.1216) senesinde İstanbul'da doğdu. Zamanın meşhur âlimlerinin derslerinde devam ederek fıkıh ve usul ilmi tahsil etti. Sonra Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden olan Şeyh Mehmed Said Efendiye intisab edip yüksek derecelere kavuştu.1866 (H.1282) senesinde İstanbul'da vefât etti.
Çok talebe yetiştirdi. Buyurdu ki:
Şeyh Seyyidüddîn hazretleri Anadolu'da yetişen meşhûr velîlerdendir. Amasyalıdır. Halvetî tarîkatının büyüklerinden Şeyh Habîb-i Karamânî hazretleri Amasya'ya gelince onun sohbetlerinde kısa zamanda yüksek derecelere kavuştu. Habîb-i Karamânî hazretlerinin baş halîfesi oldu, sonra Seydî Halîfe unvânıyla anıldı. 1533 (H. 940) senesinde Amasya'da vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Ebü'l-Berekât Zeynüddin el-Müneccâ hazretleri Hanbeli fıkıh âlimidir. 631 (m. 1234)'de Şam'da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinin derslerine katılarak fıkıh, usûl-i fıkıh, kelâm, tefsir, nahiv sahalarında yetişti ve otuz yıl boyunca Emeviyye Camii'nde, Hanbeliyye ve Sadriyye medreselerinde ders verdi. 695'te (m. 1296) Şam'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Mevlânâ Sadeddin Kaşgari hazretlerinin talebelerinden Şemsüddin Muhammed Ruci hazretleri anlatır:Pirimiz Mevlânâ Sadeddin Kaşgari Hazretlerinin halkalarında bir genç vardı ki, riyazet, hâl ve aşk ifadesinde en ileri derecedeydi. O da benim gibi bir güzele tutulmuştu. Böylece bâtınında biriktirdiği kıymeti bir lâhzada o tarafa devretmişti. Altından ve neceften hediyemsi bir şey alıp o güzelin geçeceği yola bırakmış ve onu geçenlerden birinin almaması için de bir kenara gizlenmişti. Fikrince sevgilisi oradan geçecek ve hediyeyi görüp alacaktı. Fakat kimden ve nasıl geldiğini bilemeyecekti. Ben vaziyeti öğrenince ona dedim ki :