İslâm Dîni, Hep Faydalı Şeyleri Emretmektedir
Ebü'l-Abbâs Şâvirî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi ve büyük velîlerdendir Yemen’de doğdu. 1390 (H.793) senesinde orada vefat eti. Bir dersinde şunları anlattı:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.156.393
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ebü'l-Abbâs Şâvirî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi ve büyük velîlerdendir Yemen’de doğdu. 1390 (H.793) senesinde orada vefat eti. Bir dersinde şunları anlattı:
23 Ağustos 1877. Tarihimize 93 harbi olarak geçen Osmanlı-Rus savaşı bütün hızıyla devam ediyor. Ruslar, Doğu Anadolu'ya girmişler, Erzurum'a doğru ilerliyorlardı.Kars'ın Alacabay bayırındaki Türk Ordu karargahındayız. Kumandan çadırının içinde, portatif bir asker karyolası, tahtadan yapılma portatif bir masa ve sandalyeler var. Masanın üzerine bir harita serilmiş, genç bir Paşa (Orgeneral), karşısındaki Mirliva'ya (Tuğgeneral):-Bu harekatı bir an önce yapmağa mecburuz! Diyordu.Bu genç Orgeneral, Ruslara karşı harp etmek için hazırlık yapan 4. Ordu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Tuğgeneral ise, ordu kurmay başkanı Hüseyin Kazım Paşa idi.
1909 yılı, Nisan ayının 27'nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı'nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lâmbaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayakları ile toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.
600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34'üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.
İdrîsî el-Ba’kubî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin talebelerindendir. 619 (m. 1222) senesinde Bağdad’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Resulullah Efendimizin dünyayı şereflendirdiği yıllarda Arabistan'da edebiyat zirvedeydi. O yıl yazılan en güzel yedi şiir "Ukaz Panayırı"nda okunur ve Kâbe-i muazzamanın duvarına asılırdı. Bu şiirlere "Muallakat-ı seba" denirdi ki sahiplerine büyük paye kazandırırdı. O devrin en büyük Muallakat-ı seba şairlerinden biri de Züheyr bin Ebû Sülma'dır. Yazdığı bir şiirle iki düşman kabilenin reislerini övmüş ve kanlı bir kavgayı önlemiştir...
Şam'da bir Yahudi vardı. Bir cumartesi günü Tevrat'ı okudu. Oraya baktığı zaman, dört yerinde Muhammed aleyhisselamın vasfını buldu. Onları kesti ve yaktı. İkinci bir cumartesi, baktığı zaman, aynı şeyleri, Tevrat'ın sekiz yerinde buldu. Onları da kesip yaktı. Üçüncü cumartesi baktığı zaman, aynı şeyleri Tevrat'ın on iki yerinde buldu. Kendi kendine düşündü ve şöyle dedi: "Eğer bunları da koparırsam, Tevrat'ın tümü onun vasıflarıyla dolacak!.."
Eski elbiseli, fakir ve köse bir alim, bir kadı'nın mahkemesinde alimler sırasında üst sırada oturur. Kadı gerek giyiminden gerese tanımadığından olacak sert sert bakar. Bunun üzerine, Kadının adamı fakir alimin yanına gelerek: -Buradan kalk. Haddini bil burası senin yerin değil. Herkes meclisin üst tarafına layık olamaz. Senin yerin aşağısı.Ya git oraya otur, ya da çık git, der. Alim, bakar ki olacak gibi değil, kalkar ve aşağılarda bir yere oturur. Derken alimler fıkıh konusunda tartışmaya başlarlar:-Hayır, evet, kabul edemem, ben haklıyım, şeklinde her biri birbirine üstünlük kurma sevdasıyla mücadelelerini sürdürür her biri bir dövüş horozuna döner. Bir karmaşadır gider. Fakir alim dayanamaz kalkarak: -Lütfen bir kere de beni dinlermisiniz? Bu konuda benim de söyleyeceğim bir kaç söz var.