İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.645
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Meşhur 15. asır Osmanlı tarihçisi Neşri merhûmun Tevârih-i Âl-i Osmân'ından kısmen sâdeleştirerek:"Bu Osmanoğulları doğru bir soydu: Nâ-meşrû hareket etmezlerdi. Âlimlerin 'yasakdır' dediklerinden kaçınırlardı. Osman ve Orhan Bey zamanındaki âlimler, tezvirlik ve fesatlardan âri idiler. Vaktâ ki Kara Rüstem Karaman'dan geldi, hile ve bid'at hâdis ola-başladı. Kadılar da azdı. İlimleriyle amel etmeyerek rüşvet almaya başladılar. Suç baştan aşınca, Bâyezid Han kadıları teftiş ettirdi; her birinde bir türlü fesat buldu ve karar verdi. Ne kadar kadı varsa, hepsini Yenişehir'de bir eve doldurdu. Etrafına odun yığdırarak bu zâlim kadıların hepsi yansın diye ateşe vermeyi buyurdu.
Osmanlı Pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Hân, Şâh İsmâil'i Çaldıran'da mağlûb ettikten sonra, Mısır'ı fethetmek üzere yola çıktı. Şam'a geldiğinde, Mısır'ın fethinin kendisine nasib olup olamıyacağı düşüncesi zihnini kurcalıyordu. Bunu çok sevdiği Hasan Can'a anlattıktan sonra; "Bizi bu hususta ferahlatacak, Allahü teâlânın dostlarından bir veli varsa, ona niyetimizi anlatalım. Aceb ne buyuracaktır, merâk eder dururum." buyurdu. Hasan Can da; "Devletlü Sultânım! Emevi Câmiinin bir köşesinde, sabah akşam Allahü teâlâyı zikreden bir derviş var. Belki sizin meselenizi halleder." dedi. Bunun üzeri ne Sultan Selim Hân, sabahın erken saatlerinde câmiye gitti. Târif edilen bu zâtı, Allahü teâlâyı zikreder buldu. Yanına varıp selâm verdi. Selim Hân daha bir şey sormadan; "Ey muzaffer Sultan! İnşâallahü teâlâ, cenâb-ı Hak Mısır'ın fethini sana müyesser edecektir. Allahü teâlânın bütün sevdikleri seninle berâberdir. Allahü teâlâ muinin, yardımcın olsun. Mısır'ın fethinden sonra İstanbul'a döndüğünde, oradaki Sünbül Sinân'dan gâfil olma sakın!" dedi. Yavuz Sultan Selim Hân, bu müjdeye ziyâdesiyle memnun oldu. Şükür secdesine kapandı.
İmâm-ül Ârifin, Muhammed Ma'sûm hazretlerinin torunu ve Muhammed Sibgatullah'ın ikinci oğludur. İsmi Muhammed İsmâil olup "İmâm-ül Ârifin" diye meşhur oldu. Hindistan'da Serhend'de doğdu. Küçük yaşta, yüksek dedesi Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma'sûm hazretlerinden ilim öğrenip, sohbetleri ile şereflendi. Dedesinin vefâtından sonra, babası Muhammed Sibgatullah hazretlerinin ders ve sohbetlerine devâm etmeye başladı. Onun teveccühleri ile olgunlaşıp, kemâle geldi. Âlimler onun meâlen; "Allahü teâlânın indinde en iyiniz, takvâsı en çok olanınızdır" (Hucurât sûresi: 13) âyet-i kerimesi ile medh olunanlardan olduğunu bildirdi. Nitekim gençliğinde başından geçen şu hâdise onun takvâ sâhibi olduğunun en açık delilidir:
Seyyid Yahyâ Şirvâni, küçüklüğünde fevkalâde edep ve ahlâk sâhibi bir çocuktu. Bir gün arkadaşları ile oyun oynarken, evliyânın büyüklerinden İzzeddin Halveti'nin oğlu ile Sadreddin Halveti'nin dâmâdı olan Pirzâde hazretleri onu gördüler. "Allahü teâlâ bu çocuğa, dedelerinin güzel huyunu ihsân etmiş. İnşaallah Halveti yolunun feyz ve mârifetlerine de kavuşur" diye dua ettiler...
Dede Molla hazretleri, Orta Anadolu'da yetişen velilerdendir. Hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selim Hanın pâdişâhlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya'nın Çumra ilçesindedir...
Vehb b. Münebbih'ten rivayet edilmiştir, diyor ki:
- "İsrailoğullarının abidlerinden biri vardı ki, nehrin kenarındaki ibadethanesinde ibadet ederdi. Yakınında bir elbise tamir ve temizleyicisi vardı. Belinde para kemeri bulunan bir atlı gelip, kemerini ve elbisesini çıkarır. Nehirde elbisesini yıkar. Elbisesini giyer, fakat para kemerini orda unutup gider.