Allah, Sizin Için Kolaylık Diler
Ömer bin Muhammed el-Ezdî hazretleri Mâlikî mezhebindeki fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 289 (m. 902) senesinde Bağdâd’da doğdu. 328 (m. 940)’da vefât etti. Şöyle nakletmiştir:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.584.320
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ömer bin Muhammed el-Ezdî hazretleri Mâlikî mezhebindeki fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 289 (m. 902) senesinde Bağdâd’da doğdu. 328 (m. 940)’da vefât etti. Şöyle nakletmiştir:
Sultân Dördüncü Murâd Han, Bağdât seferine giderken Misâli Baba'nın bulunduğu köyün yakınında bir yerde ordusunu istirâhate çekmişti. Bu sırada çevreyi dolaşan Sultan, onun köyüne uğradı. Köyün alt tarafında küçük bir kulübe gördü. Yaklaşıp kapısını çaldı. Kulübenin kapısı açılıp, Sultanı, nûr yüzlü bir zât karşılayıp, tebessüm ederek içeri aldı. Onun velilerden olduğunu fark eden Sultan, hürmetle huzûrunda oturup, bir müddet sohbetini dinledi ve duâsını aldı. Ayrılıp giderken Sultana birkaç avuç bulgur ve bir torba da saman verdi. Sultan bunları alıp ordusuna döndü.O gün yemek zamânı kendisine Misâli Baba tarafından hediye edilen birkaç avuç bulgurun pilav yapılmasını istedi. Sultanın emri üzerine bulgur, pilav yapıldı. Bu bulgur pişirilirken gitgide artıp çoğaldı ve kazanlar dolusu pilav oldu. Bütün ordu bu pilavdan yiyip doyduğu halde yine de arttı. Samanı da atlara vermişlerdi. Saman da artıp atları doyurdu.Sultan, Misâli Baba'nın bu kerâmeti üzerine tekrar huzûruna gitti. Ona bâzı hediyeler verdi. Misâli Baba, Sultanın hediyesine karşılık, elini koynuna sokup, daha yeni açılmış tâze bir gül çıkardı ve Sultana verdi. Sultan gül mevsimi olmadığı halde kışın böyle bir gül vermesinin de başka bir kerâmeti olduğunu görerek, bir müddet daha sohbetinde kaldı. Sonra duâsını alıp elini öptü vedâlaşıp ayrıldı.Bağdât seferine giden Dördüncü Murâd Han, Misâli Baba'nın ve yol boyunca ziyâret ettiği veli zâtların duâsı bereketiyle târihte benzeri az görülen bir zafer kazandı.
Rodos adasında bir Konsolos Hıristiyan halkını devamlı hükümet aleyhine kışkırtırmış. Durumdan haberdar olan Kaptan-ı derya Çengeloğlu Tahir Paşa, Konsolosu birkaç kez:"Size buranın havası pek yaramıyor," diyerek kibarca uyarmış. Konsolos, bu uyarıları hiç dikkate almadığı gibi faaliyetini de kendi çapında sürdürmeye devam etmiş. Paşa bu duruma daha çok sinirlenerek Konsolosun adadan ayrılmasına vesile olacak olan şu sözleri söylemiş:"Siz beni beş yüz beş kuruş zarar ettireceksiniz. Sizi vurup öldürmesi için önce beş yüz kuruşa bir köle alacağım. O seni öldürdükten sonra da beş kuruşa bir ip alıp köleyi asacağım."
Tâcüddîn Mûsulî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. 598 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu. Birçok âlimden ders aldı. Sonra Bağdad’a gitti. Orada kadılık yaptı ve ders verdi. 671 (m. 1272) senesinde Bağdad’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Mevlânâ Safiyyüddin hazretleri, evliyânın büyüklerinden olup Hüseyn Vâ'iz-i Kâşifi'nin oğludur. 867 (m. 1462) senesinde Afganistan'da Hirat'ta doğdu. 939 (m. 1533) senesinde orada vefât etti. Reşehât kitabı çok kıymetlidir. 1291 (m. 1874) senesinde İstanbul'da yapılan baskısı sonunda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi'nin Arabi "İrâde-i cüz'iyye" kitabı ve kenarında, yine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi'nin "Rabıta" risalesi ve yine onun "Âdâb-ı tarikat" risalesinin Türkçesi ve Fârisi "Silsile-i âliyye"si vardır. Reşehât tercümesinin bu baskısı bir hazinedir. Eline geçip okuyan, dünyânın en talihli insanlarından sayılmaktadır. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir olan Abdühakim Efendi; "Reşehât okumak, insanın ihlâsını arttır" buyurdu. Reşehât ayn-ül-hayât kitabından bazı kısımlar:
Mensûr ibn-üs-Sem’ânî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 426 (m. 1035)’de Horasan’ın Merv şehrinde doğdu. 489 (m. 1096)’da orada vefat etti. Buyurdu ki:
Ankara'nın Zülfazl (günümüzde Solfasol deniyor) köyünden çok temiz, çok saf bir genç, askere gidiyormuş. Babasından kalma bir kaç altını, anasından kalma birkaç mücevheri varmış. Delikanlının derdi asker dönüşü evlenmek; servetini içine koyduğu küçük sandığını emanet edeceği, güvenip, bırakacağı kimseciği de yok. Düşünüyor, tasınıyor, acaba ne yapsam, diye sızlanıyor... Derken, bir gece rüyasında Hacı Bayram'ı görmez mi? "A! be Selim cik, ne düşünüp duruyorsun getir sandığını, bana bırak!" diyor. Selim oğlan, ertesi günü, sevine sevine Ankara'ya geliyor, doğru türbedarın önüne dikiliyor, hal, keyfiyet böyle, böyle... diye meseleyi anlatıyor. Türbedar da uyanıklardanmış, gece o da haberini almışmış. Getiriyorlar sandığı, Hazretin başucuna bırakıyorlar. Sandık deyince, öyle koca bir şey sanılmasın, ancak bir çanta kadar.