İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.115
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın babası Sultan II. Murad'a bir ara şiddetle para lâzım olmuş, Padişah bu parayı Çandarlı Halil Paşa'dan borç alarak temin etmişti. Padişah'ın Çandarlı'dan borç aldığını görünce Fazlullah Paşa, Sultan Murad'a şöyle bir teklifte bulunmaktan kendini alamamıştı...-Devletlû Sultânım, padişahlara hazine gerektir. Müsaade eder ve ferman buyurursanız, hazine cem'ine çalışalım... Padişah bunun üzerine;-Nasıl ve nereden hazineye gelir toplayacaksın? diye sormuş. Fazlullah Paşa da cevaben şunları söylemişti:-Bu vilâyet halkının malı ve parası çoktur. Padişahlar için arada sırada bir yolunu bulup onlardan para ve mal toplamak münasip düşer. Padişah, Paşa'nın bu teklifine son derece hayret etmiş, ona şu karşılığı vermişti: -Hay Fazlullah! Bu söz ne sözdür, bu re'y ne re'ydir! Böyle bir şeyi nasıl söyler, nasıl teklif edersin? Bilmez misin, bizim idaremizde üç helâl lokma vardır: Biri madenler, biri haraç, biri de gazâlarda alınan ganimetlerdir. Bizim askerimiz gâzi askerlerdir. Bunlara helâl lokma gerektir. Bir padişah ki askere haram lokma yedirir, o asker artık harâmi olur. Harâminin ise sebâtı olmaz. Bir küçük mukâvemetle karşılaşsa, hemen firâr eder. Bundan sonra neticenin ne olacağı ise mâlumdur...
Rus Çarı II. Petro'yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere'ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz'e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora'yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.
Abdullah bin Mahreme, İslâmiyeti ilk kabul eden sahabelerdendir. Asıl adı, Ebû Muhammed Abdullah bin Mahreme bin Abdil'uzzâ El-Kureşi El-Âmiri'dir. Ca'fer bin Ebû Talib'le Habeşistan'a hicret etmişti. Habeşistan'dan da Medine'ye hicret etti. Bu sırada otuz yaşındaydı. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Ferve bin Amr El-Beyâzi ile kardeş yaptı
Ebu Hâşim İbn-i Utbe, Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Hazret-i Ömer devrinde Sa'd bin Ebi Vakkas, Kadisiye Meydan Muharebesinde Rüstem kumandasındaki 100.000 kişilik İran ordusunu bozguna uğrattıktan sonra (637) Medâyin'e girdi. İran Kisrâsı Yezd-i Cürd yanına alabildiği hazineleriyle Hulvan'a giderken Celûlâ'ya uğradı. Burada askerlerini toplayan Yezd-i Cürd, Mihrân ismindeki kumandanı buraya tâyin edip, kendisi Hulvan'a gitti...
Gelen yardımlarla birlikte 100.000'i geçen İran askeri, Müslümanları bekliyordu. Bu sırada Sa'd bin Ebi Vakkâs (radıyallahu anh) hazretleri, durumu hazret-i Ömer'e (radıyallahu anh) bildirdi. Halifeden gelen mektupta şöyle buyuruyordu:
"Ey Sa'd! Şunu iyi bil ki, Allahü teâlâ vaadini gerçekleştirecektir. Haşim bin Utbe'ye Ensâr ve Muhâcirden iki bin, diğerlerinden on bin asker vererek Celûlâ'ya gönder. Öncü kuvvetlerin başına Ka'kâ'a bin Amr'ı tâyin et. Allahü teâlâ zafer ihsân ederse Ka'kâ'a'yı, Sevâd bölgesi ile dağlık bölge arasında görevlendir..."
Ebu Abdullah bin Bekkar hazretleri hadis âlimlerinin meşhûrlarındandır. 256 (m. 869)'da vefât etti. Onun rivâyet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddin Ebû Bekr Kefevi'nin talebesi olan Mahmûd Kefevi hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddin Ebû Bekr Kefevi, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu. Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevi hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevi hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerim okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevi tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."