İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.653.688
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Fatih'in İstanbul'u kuşattığı günlerde Bizans'ta elçi olarak bulunan Venedikli asilzade Barbaro, Fatih Sultan Mehmed Han'ın parlak dehasının bir eserini daha şöyle nakleder:"18 Mayıs günü Bizanslılar uyandıkları zaman şaşkınlıktan dona kaldılar. Çünkü surların önünde büyük bir kule duruyordu. Osmanlılar o gece 4 saat içinde ahşap bir kule inşa ederek surların önüne getirmişlerdi. Yüksekliği surlardan yukarıda idi. Bu kule öyle mükemmeldi ki, nasıl yapıldığını kimse anlayamadı. Bütün Hristiyan dünyası birleşse bunu yapamazdı.İmparator hazretleri bütün erkanı ile birlikte surların üzerine geldiğinde bu şayan-ı hayret şeyi görünce korku ve dehşetten ölü gibi donup kaldı. İşte o zaman, Fatih'in bu parlak zekası karşısında İstanbul''un eninde sonunda onun eline geçeceğini anlamıştı.
Avusturya ordusu, bir serhad kalesi olan Temeşvar'ı muhasara etmişti. Kaleyi, ihtiyar fakat çok tecrübeli bir asker olan Koca Cafer Paşa' nın elinden almak zordu. Kale 4 sene düşmana karşı koydu. Açlık, yorgun luk kale muhafızlarını bezdirmedi. Halbuki kaleye 4 yıldır bir yerden yardım gelmemişti. Avusturyalılar kaleyi savaş ile alamayacaklarına kanaat getiren düşman kumandanı Koca Cafer Paşa'ya bir mektup gönderdi. Mektupta:
"Zahireniz tükenmiştir, büyük bir Avusturya ordusu da üzerinize doğru geliyor. Kalenize imdad gelme ihtimali da kalmamıştır. Kaleyi teslim ederseniz, yol harçlığı olarak size birkaç bin duka altın verilecek tir." Deniyordu.
Baba Nimetullah Mahmud hazretleri Nakşibendi ariflerinden ve ulemanın büyüklerinden bir zat olup Nahcıvan'da doğdu. Maddi ve manevi tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelerek Akşehir'de yerleşti ve burada çok talebe yetiştirdi. 902 (m. 1496)'da orada vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Ebû İshak Gülâbâdi, evliyânın büyüklerindendir. Buhârâ'nın Gülâbâd Mahallesinde doğdu. 380 (m. 990) senesinde Buhârâ'da vefât etti. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir. Fıkıh ilmini Muhammed bin Fadl'dan, tasavvuf ilmini de Hallâc-ı Mensûr'un talebesi Fâris bin İsâ'dan almıştır. Gülâbâdi hazretleri, Tearrüf adlı eserinin mukaddimesinde şöyle buyurmaktadır:
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Huzeyfe radıyallahü anh anlatıyor: "Yermük muharebesinde idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de, güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlu Hâris'i aramaya başladım. Yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum. Bir kan seli içinde yatan amcamın oğluna su kırbasını göstererek dedim ki:
-Su istiyor musun?
Mahmûd Paşa, evinde bir dâvet tertib etti. Dâvete, hurûfi yolunda olan sapıklar da çağırıldı. Fahreddin Acemi de perde arkasına saklanmış, onları dinliyordu. Sohbet ilerleyince, Mahmûd Paşa, kendilerini çok sevdiğini ve her dertlerini çekinmeden kendisine açabileceklerini söyledi. Vezirin bu aşırı sevgi ve muhabbetinden dolayı onu kendisinden zanneden bu kimseler, fırkalarının iç yüzünü anlatmaya başladılar. "Her testi içine konulanı sızdırır" sözü gereğince sapıklıklarını ve küfürlerini açıkladılar. Hattâ:"Allahü teâlâ (hâşâ) Fadlullah'a (Hurûfilik bozuk yolunun kurucusu olup, 1393 senesinde Timûr Hanın oğlu Mirân Şah tarafından öldürülmüştü.) hulûl etmiştir." dediler.