İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.652.535
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Bir gece Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi, fener hazırlatıp saraya gitti. Saraya varınca, kapıda bulunan görevliler içeri aldılar. Kanuni Sultan Süleyman Han'a durumu arzedilince, kendisini kabûl etti. Pâdişâhla uzun müddet sohbet ettikten sonra şu rüyâsını anlattı: "Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Emir buyurdu ki: "Süleymân'a bizden selâm söyle; İslâmın düşmanlarıyla farz olan cihâdı niçin terk etti? Benim şefâatimden ümit bekler ve rızâmı almak isterse, İslâm askerini hazır bulundurup, İslâm düşmanlarını ihtar etmekten uzak durmasın!" Bunun üzerine Pâdişâh yerinden saygı ile kalkıp, şevkle ve gözleri yaşararak nimete şükür ettikten sonra; "Efendim, şimdi Peygamberlerin Sultânı bu tâkatsız ve güçsüz kölesine ismiyle zikr edip emir buyuruyorlar. Bu emre boyun eğmemiz gerekmez mi? Buna binlerce hamd olsun" deyip, gazâya gitmek üzere niyet etti. Ertesi gün Zigetvar seferine gitmek üzere hazırlıklar yapıldı. Ordu, İslâmın düşmanlarıyla cihâd etmek üzere yola çıktı.Kânûni Sultan Süleymân bu sefere katılıp, orada vefât etti. Şehid olmak sûretiyle Resûlullah efendimizin muhabbetine lâyık oldu. Kânûni'nin Zigetvar seferine, Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi de katılmıştı. Sultan Selim'in İstanbul'da tahta çıkıp Belgrat'ta orduyu ve babası Kânûni'nin cenâzesini karşılamasından sonra, cenâze, Muslihuddin Efendi ve yanındaki dört yüz kişiye teslim edilip İstanbul'a gönderildi
Osmanlı devletinin duraklama devri yılları. Yapılan savaşlar, askerin disiplinsiz davra nışları yüzünden ya, büyük masraflar edilerek zorla kazanılıyor, ya da mağlubiyetle neticeleni yordu. 1645 yılında Girit adası, Venediklilerden alındı, fakat bundan sonra uzun süren kara ve deniz savaşları başladı. 1647'de bir Venedik donanması Çanakkale boğazını kapattı. O devirde, Barbaros'un yetiştirdiği denizciler den kimse kalmamıştı. İstanbul'dan hareket eden donanma yı hümayun Çanakkale'ye geldi ve kuşatmayı yararak Ege denizine açıldı. Sonra da Venedik donanmasına arkadan saldırarak geri çekilmesini sağladı. Fakat bu savaştan sonra Ege'de bir Venedik filosu ile yapılan savaşta şehit düştü. Bunu fırsat bilen Venedikliler, Çanakkale boğazını tekrar abluka altına aldılar.
Ahmed Sârbân hazretleri, Tekirdağ-Hayrabolu'da doğdu. 1545'te yine aynı şehirde vefât etti. Ahmed Sârbân, küçük yaşta ilim öğenmeye başladı. Daha sonra Yeniçeri Ocağında "26. Orta"yı meydana getiren "Deveci Ortası"na kaydoldu. Çalışkanlığı ve zekâsı sâyesinde Devecibaşılığa kadar yükseldi. Kânûni Sultan Süleymân Hanın Irakeyn Seferine Sârbânbaşı, yani "Devecibaşı" olarak katıldığından bu lakapla tanındı.
Yine bu seferde, orduda gönül ehli Pir Ali Sultan adında mübarek bir zât vardı. O, Ahmed Sârbân'ı gördüğü anda ondaki ilme karşı kâbiliyet ve istidâdı sezdi. Kendisine pekçok nasihatlerde bulundu. Ahmed Sârbân sefer dönüşü görevinden ayrılarak kendisini tamâmen Pir Ali Sultan'ın sohbetlerine verdi ve onun muhabbet halkasında eridi. Gönlünden dünyâ ve makam sevgileri silindi gitti...
Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed hazretleri İslam âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 1310 (H.710) senesinde Cezayir'de Tlemsân şehrinde doğdu. Tunus'a tahsile gitti. Orada İbn-i Abdüsselâm'dan tasavvuf, Ebû Zeyd bin Yâkub'dan Kur'ân-ı kerim dersleri aldı. Tasavvuf ilminde Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit mârifet bilgilerinde âdetâ bir derya gibi oldu. Akılları hayrete düşürecek derecede ilimlere sahip bir âlim olarak memleketine döndü. 1370 (H.771) senesinde vefat etti. Buyurdu ki:
Mekkî Osman Efendi Nakşibendî büyüklerindendir. Uzun süre ikâmet ettiği Mekke-i mükerremede Şeyh Abdullah-ı Mekkî hazretlerinden aldığı feyizlerle kemâle ermiş, Erzurum'a yerleşerek Esad Paşa'nın kendisi için yaptırdığı câmi ve medresede ders verdi. 1869'da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bir tüccar sahrada bir yerden bir yere giderken, içinde 800 altın olan, altın torbası heybeden düşer kaybolur. Aramalara rağmen bulamaz. Şu özellikte torba kaybolmuştur, bulup getirene 100 altın hediye vereceğim diye ilan eder. Salih bir genç bu torbayı bulur. Özel dikilmiş torbayı hiç açmadan tüccara götürür verir ve 100 altın hediyesini bekler. Tüccar kendi elleriyle diktiği torbanın hiç açılmadığını görür, kendi elleriyle dikişleri çözer ve içindeki altınları saymaya başlar. Tam tamına 800 altın, yani kaybettiği gibi tam olduğunu görür. Ama bu arada 100 altın hediyeyi vermemek için fesatlık düşünür, gence der ki: