Bir Kimseden Cefa Görürsen Tövbe Et!
Dahmel bin Abdullah hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Yemen'in Sahban beldesinde doğdu. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenerek yetişti. Talebe yetiştirmek için icâzet aldı. 1203 (H.600) senesinde vefât etti.
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.602.627
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Dahmel bin Abdullah hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Yemen'in Sahban beldesinde doğdu. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenerek yetişti. Talebe yetiştirmek için icâzet aldı. 1203 (H.600) senesinde vefât etti.
Bir gün Yavuz Sultan Selim Edirne'ye giderken, onu uğurlayan kafile arasında Şeyhül islam Ali Cemali Efendi de vardı. Dönüşte 400 kişi lik bir grup insanın elleri bağlı olduğu halde bir yere götürüldüğünü gördü. Nereye götürüldüğünü sorunca bunların, yasağa rağmen ipek satın aldıkları, bu sebeple de idama mahkum edilen tüccarlar olduğunu öğrendi. Hemen geri dönerek Edirne'ye gitmekte olan padişahın arkasından yetişti ve:"Bu 400 kişinin katli helal değildir, mes'ul olursun, katlettirme!"Yavuz kızgın bir halde:"Halkın üçte birinin intizamı için, icabında üçte ikisinin katli caiz iken, üç beş kişi için neden mes'ul olurum?""Sultanım, bunların suçu halkın nizamını bozar mahiyette değildir.""Ya benim emrime muhalefet halkın nizamını bozmaz mı?""Sultanım, ipek tüccarlarının bunlara ipek vermesisizin rızanıza alamettir ve dahi Ümmet-i Muhammed'in erkeklerine haram olan ipek, kadınlarına helaldir."Zembilli Ali Efendi'nin bu sözleri, çok kızgın olan Yavuz'un öfkesini dindirdi ve bu söze hak vererek o 400 kişinin serbest bırakılması emrini verdi.
Yavuz Sultan Selim Han, şehzadeliğinde Trabzon valisiydi. Osmanlı Devletinin komşusu İran'daki Safevi hükümdarı Şah İsmail'in kendileri için büyük bir tehlike teşkil ettiği ni yakından anlamış ve bunu defalarca İstanbul'a bildirmişti. Bununla da kalmayıp, İran'ın durumunu ve şahı daha yakından görmek için kıyafet değiştirip, gezici bir derviş gibi gizlice ve tek başına, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İran'ın başkenti Tebriz'e geldi. Şah İsmail, satranca pek meraklı ve oyunun namlı bir ustasıydı. Her gün birkaç parti saranç oynar ve sosyal durumuna bakmadan kim isterse tereddütsüz karşılaşırdı. O güne kadar kendisini mat eden çıkmamıştı. Tabii, şaha olan korkunun da bunda payı vardı.
Hüseyni Muhyiddin Efendi, Kanuni Sultan Süleymân Hân devri İslâm âlimlerindendir. Seyyid olup, Hazreti Hüseyin'in soyundan olduğu için, "Hüseyni" denilmiştir. Ankara'da doğdu. Ankara, Merzifon ve Tokat medreselerinde müderrislik yaptı. Sonra Şehzâde Mehmed, Manisa'da sancak beyi iken hocası oldu. 947 (m. 1540)'da Manisa'da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel, Şehzadeye nasihat verirken şunları anlatmıştı:
Ubeydullah Serhendî hazretleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve İmâm-ı Muhammed Ma'sûm'un üçüncü oğludur. 1628 (H.1038) senesinde Hindistan'da Serhend’de doğdu. Yüksek babasının teveccüh ve himmetleriyle çok güzel edeb ve terbiye ile yetişti. 1672 (H.1083) senesinde Delhi’de vefat etti. Ubeydullah Serhendî hazretlerinin Mektûbât'ı, “Hazînet-ül-Me'ârif” ismiyle bilinmekte olup, içinde yüz elli altı mektup vardır. Bunlardan 66. mektup şöyledir:
Allahü teâlânın dostları, bu dünyadan geçmiş, sadece Rablerini düşünür, onun huzuruna çıkacakları günün endişesinden başka bir endişe taşımazlar... İşte bu Allah dostlarından biri de Küllab bin Ceri'dir.
Küllab bin Ceri, ömrünü ibadetle ve insanlara emr-i maruf yaparak geçirmiştir. Bu iki özelliğinin dışında bir özelliği daha vardı ki; onu asıl meşhur eden bu durumu idi. Çok ağlardı...
Çünkü hadis-i şeriflerde (Allah korkusu ile gözden akan bir damla gözyaşından veya Allah yolunda akıtılan bir damla kan damlasından daha kıymetli, Allah indinde bir damla yoktur.) ve (Allah korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır) buyuruluyordu. Resulullah efendimizin bu hadis-i şeriflerini bir an olsun aklından çıkarmıyordu...
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.