Vesîle Cennette En Yüksek Derecedir
Ebû Sinan eş-Şeybânî hazretleri hadîs âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 749 (H.132) senesinde vefât etti. Zamânının âlimlerinden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf nakletti. Bunlardan bazıları şöyledir:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.648.470
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ebû Sinan eş-Şeybânî hazretleri hadîs âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 749 (H.132) senesinde vefât etti. Zamânının âlimlerinden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf nakletti. Bunlardan bazıları şöyledir:
1550 (H.957) senesinde Manisa sancağında şehzâde olarak bulunan Sultan İkinci Selim Hanın hocası ve terbiye edicisi Akşemseddin evlâdından olan Şemsi Çelebi vefât edince, onun yerine Ataullah Efendi, Şehzâde hocalığı ile vazifelendirildi. İlim ve edeb yönünden Şehzâdenin iyi yetişmesine çalıştı ve bu hususta büyük hizmetleri oldu.1566 (H.974) senesi Rebi'ul-evvel ayında Sultan İkinci Selim Han tahta geçip pâdişâh olunca, Atâullah Ahmed'i büyük bir câmide halka vâz ve nasihat etmesi için vazifelendirdi. Vâz ve nasihatleri insanlar üzerinde çok tesirli idi. Çok sevilip sayıldı.
Osmanlı'nın son devir edebiyatçılarından olan, fakat derbeder ve serseri bir hayat sürdüğü için şiirlerini yayınlatamayan, bu yüzden de edebiyat sahasında pek tanınmayan Adana'lı Ziya Bey, Afyon Evkaf Müdürü iken, bir gün İstanbul'a geldi ve Sirkeci'de, cebi ve midesi boş bir şekilde dolaşmaya başladı. Açlık canına tak etmiş olacak ki, aç karnına düşünmektense, yok karnına başına geleceklere katlanmaya hazır olarak bir ciğer kebapçısına girdi. Kendisine esaslı bir ciğer ziyafeti çektikten sonra kebapçıya seslendi:-Bak usta, cebimde tek kuruş yok. Bu durumda herhalde döveceksin beni. Hadi elini çabuk tut, hesabımı gör de gideyim.-Yağma yok, dedi kebapçı, seni dövmekten ne kazancım olacak. Ama mutafağa geç, üç gün boyunca bulaşıkları yıka da ödeşelim.Adam dediğini yapacak. Kurtuluş yok. Ziya Bey bunu anlayınca hemen kalemini çıkardı ve bir kağıt parçası bularak yazdığı şu beyti, garson yamağına verip, o civardaki otellerden birinde kalan bir arkadaşına gönderdi:Dağladı aşçı diliyle, ciğerim yâresiniCiğerim pâresi, gel ver ciğerin pâresiniAz sonra para geldi ve Ziya Bey de bulaşık yıkamaktan kurtuldu.
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kızı Ümmü Gülsüm (radıyallahü anha) Resulullah Efendimizin İslâmiyeti tebliğinden önce doğdu. Annesi hazret-i Hadice'dir. Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb'in ikinci oğlu Uteybe ile nişanlanmıştı. Diğer kızı Rukayye de Ebu Leheb'in bir başka oğlu Utbe ile nişanlıydı.
Resulullah Efendimize Peygamberliği bildirilip dini tebliğe başlamıştı. O günlerde Tebbet Suresi inince Ebu Leheb çılgına dönmüştü. İki oğluna da;
"Eğer siz Muhammed'in kızlarıyla evlenirseniz yanınızda durmak bana haram olsun" dedi. Harb bin Ümeyye'nin kızı olan anneleri de buna benzer sözlerle oğullarını Resulullahın kızlarıyla evlenmekten vazgeçirdiler.
Cemâleddin-i Aksarâyi, Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde Anadolu'da yetişen âlimlerden ve evliyâdandır. İsmi Muhammed'dir. Babası büyük âlim Fahreddin-i Râzi hazretlerinin torunlarından Vâiz Muhammed bin Muhammed'dir. Nesebi bir koldan hazret-i Ebû Bekr'e, bir koldan da hazret-i Ömer'e ulaşmaktadır. "Cemâleddin" lakabıyla ve "Aksarâyi" nisbesiyle meşhûr olmuştur. Aksaray'da doğmuştur. Doğum târihi bilinememektedir. 1389 (H.791) senesinde Aksaray'da vefât etti. Kabri, Aksaray'daki Ervâh Kabristanındadır...
Ziyaeddin Semini hazretleri Cezayir'de yaşamış olan Maliki fıkıh âlimlerindendir. 1130'da (m. 1717) Vargla'da doğdu. 1223'te (m. 1808) Beniyezkan'da vefat etti. En önemli eseri Kitâbü'n-Nil'de şöyle anlatır:
Abdullah-ı İlâhi'nin sohbetleri çok tesirli ve faydalı olurdu. Sohbetlerinde ve diğer zamanlarda herkesin gönlünü almaya çok dikkat gösterirdi. Sohbette bulunanlardan birinin bir sıkıntısı, bir müşkülü olsa onun hâlini keşfeder sıkıntısını giderirdi. Sohbetiyle, tereddütleri ortadan kaldırırdı.
Yine bir gün sohbette, söz çalışmak ve gayretten açılmıştı ve; "İnsan çalışıp, gayret göstermedikçe olgunlaşamaz ve bir mertebeye ulaşamaz." buyurmuştu. Bu sırada sohbetinde bulunan bir âlim, bu sözleri işitince, "at hırsızı kıssası" diye bilinen bir hâdiseyi hatırladı. "Peki onun hâli nasıl oldu?" diye düşündü. Abdullah-ı İlâhi, o âlimin kalbinden geçen düşünceleri kerâmetiyle anlayıp, ona doğru dönerek; "Söylediğim söze, at hırsızlığı yapan kimsenin hâli ile karşı çıkmak hâtıra geldi değil mi? Fakat ona da cevap vardır." dedi. Sonra sohbetinde bulunanlara dönüp; "Hiç o hâdiseyi işiteniniz var mıdır?" diye sordu. Ve hâdiseyi şöyle anlattı: