Cimrilik, Sizden Önceki Ümmetleri Helak Etmiştir
Abdullah bin Nümeyr hazretleri hadîs âlimlerinin meşhûrlarındandır. 115 (m. 733) senesinde doğdu. 199 (m. 814)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.541.628
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Abdullah bin Nümeyr hazretleri hadîs âlimlerinin meşhûrlarındandır. 115 (m. 733) senesinde doğdu. 199 (m. 814)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
Ordu-yu Hümayun sefere gidiyordu. İlk mola Gebze yakınlarında verildi. Ordunun geçtiği yollar bağlık bahçelikti. Asmalar salkım salkım üzüm, ağaçlar elma doluydu. Yavuz Sultan Selim Han bir an düşündü: "Acaba askerim, sahibinden izinsiz üzüm veya elma koparıp yer mi?" hemen Yeniçeri Ağasını çağırdı ve: "Ağa! Fermanımızdır. Bütün askerin heybeleri yoklansın. Bir elma veya üzüm çıkan asker derhal huzura getirilsin!" diye emretti. Yeni çeri Ağası, birkaç saat içinde bütün askerin heybelerini arattırdı. Daha sonra Sultan Selim Hanın huzuruna gelerek: "Hünkarım! Bütün askerin heybelerini araştırdık. Bir tek üzüm veya elma bulamadık. Asmaları ve elma ağaçlarını da inceledik. Koparılma izine rastlamadık" dedi. Bu habere çok sevinen Sultan, elerini açarak "Yâ Rabbi, sana sonsuz hamd-ü senalar olsun. Bana haram yemeyen bir ordu nasip ettin. Eğer asker içinde bir nefer sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi, Mısır seferinden vazgeçerdim" dedi. Sonra Yeniçeri Ağasına dönerek: "Çünkü Ağa! Haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz" dedi.
On sekizinci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti içte ve dışta çeşitli düşmanlarla mücâdele ediyordu. 1789 Fransız ihtilâlinden sonra Avrupa'da meydana gelen olaylar Osmanlı ülkesini etkilemedi. Hattâ Sultan Üçüncü Selim Han "Nizâm-ı Cedid" adı ile askeri, mülki, idâri, ticâri, içtimâi ve siyâsi bir dizi ıslâhât teşebbüslerine girişerek devlete yeni bir hayâtiyet ve canlılık getirdi. Bu durum Rusya, Fransa ve İngiltere'nin hoşuna gitmedi. 13 Aralık 1806'da çıkarılan Sırp isyânı, 1807'de Rusya'ya harp ilânı ve İngiliz donanmasının İskenderiye'yi işgâli, tamâmen Osmanlı Devletinin bu gelişme programını önlemeye yönelikti. Nitekim bu faaliyetler, içeride de Selim Hanın kurduğu modern Nizâm-ı Cedid ordusunu istemeyen yeniçeriler ile menfaatperestleri ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyen hâinleri harekete geçirdi. Akka mağlubiyetini bir türlü unutamayan Fransızların İstanbul Sefiri Sebastiani'nin teşvik ve Selânikli Sadâret Kaymakamı Köse Mûsâ'nın tahrikleriyle âsiler ayaklanmaya hazır hâle geldiler.
Ebû Zer-i Gıfâri hazretleri, ilk Müslümanlardandır. Bir gün dedi ki: "Resûlullah bana, (Binalar Seldağı'na ulaştığı zaman, sen Medine'den ayrıl) diye emretmişlerdi, izin verirseniz, ben Medine'den gideyim" dedi. Hz. Osman müsaade buyurdular ve bir deve sürüsü ile, iki köle verdiler. Yetecek miktarda yiyecek ve hediyeler ile Medine-i Münevvere yakınlarındaki (Rebeze) adındaki köye gitmesini söylediler. Ailesi de Şam'dan buraya gönderildi...
Ebû Zer-i Gıfâri Rebeze'ye bir mescit yaptırdı. Vefat edinceye kadar, gelenlere İslâm dinini öğretti. Hadis-i şerifler rivâyet eyledi. Kalan ömrünü burada geçirdi ve orada da vefât etti...
Cemâlizade Kâsım Çelebi meşhur velilerindendir. İstanbul'da doğdu. 1519 (H.926) târihinde İstanbul'da vefât etti. Evliyanın büyüklerinden Çelebi Halife'ye intisab ederek tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Sonra Hadım Ali Paşanın kendisine bir dergâh ve bir câmi yaptırmasıyla oraya geçip talebeleriyle birlikte ilim ve ibâdetle meşgûl oldu. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Abdullah bin Selâm hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan olup, Ensârın büyüklerindendir. Medine'deki Yahûdi Beni Kaynuka kabilesinden idi. Soyu Hz. Yûsüf'e dayanıyordu. Asıl ismi Husayn idi. Müslüman olunca Resûlullah efendimiz ona Abdullah ismini verdi...
Abdullah bin Selâm'ın imân ettiğine ve faziletine Kur'ân-ı kerimin bir âyet-i kerimesinin şehâdet ettiğini müfessirler ifâde etmektedirler.
Bir zaman Hasan Ünsi Efendiyi sevmeyen birisi gelip, devlet adamlarından Mustafa Paşa'ya onun aleyhinde sözler söyledi. Cezâlandırılmasını istedi. Paşa bu sözler üzerine; "Peki onu nefy edelim. Bir yere sürelim." dedi. O gece Paşa yatmak için başını yastığa koydu. Lâkin yastığı alevli bir ateş sardı. Paşa birden bire geriye çekilip ayak ucunda durdu ve korkuyla bakmaya başladı. Etrafına seslendi. Ev halkı koşup geldi. "Ne oldu?" dediklerinde; "Başımı yastığa koyunca, yastığı bir ateş kapladı. Ondan korktum!" cevâbını verdi. Bunun üzerine evdekiler; "Paşa hazretleri ateş falan yok. Okuyun da yatın." dediler. O da; "Okumadan yattığım yoktur. Mutlakâ okur, öyle yatarım." dedi. Paşa tekrar yatağa girip başını yastığa koyduğunda yine aynı ateşli alevi gördü. Hemen sıçrayıp; "Söndürün, söndürün!" diye bağırmaya başladı.