Günahtan Sakınan Cesur, Hâinler Ise Korkak Olur!
Bennân Hammâl hazretleri meşhur velîlerdendir. Bütün ömrünü Mısır'da geçirdi. Cüneyd-i Bağdâdî ve zamânın âlimleriyle sohbet etti. 928 (H.316) senesinde Mısır'da vefât etti. Çok kerametleri görüldü.
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.446.343
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Bennân Hammâl hazretleri meşhur velîlerdendir. Bütün ömrünü Mısır'da geçirdi. Cüneyd-i Bağdâdî ve zamânın âlimleriyle sohbet etti. 928 (H.316) senesinde Mısır'da vefât etti. Çok kerametleri görüldü.
Sultan Abdülmecid Han devri. Ricâl-i Devlet-i Aliyyeden bir beyzadenin konağında iftar daveti var. Kibar ve ricalden davet edileceklere rütbelerine, mevki ve hassasiyetlerine göre davetiyeler yazıldı ve yollandı. Bunlar, pek ziyade arifane kaleme alınırlardı. Bunların yazılarına sarfolunan emek dolayısıyle iftar davetlerinin neza ket dereceleri anlaşılabilir. İftar sofrası selamlıkta kurulmuştu. Ama bütün levazımat haremden veriliyordu. Hatta iftariye tepsisi de. Harem kileri tepsiyi saat 11.30'da tanzime başlamıştı. Evvela on iki kişilik büyük değirmi, yaldızlı sini geldi. Önce, Bursa bezinden kalem işlemeli sofra örtüsü yere yayıldı. Sonra da altı bacak denilen sofra iskemlesi açılıp sini bunun üzerine oturtuldu. Bu sininin etrafına on iki tane de tekerlek denilen yer şilteleri dizildi. Her şilte karşısına Karamürsel bezinden küçük havlularla, küçük tabaklar içinde el, ağız silmeye mahsus sabunlu el bezleri kondu.
Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli (tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden " maksureli" ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer'i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır.Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversite lerinde tahsildeyken, birbir leriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi'nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve " 1 Numaralı Gönüllü" yazılmak şerefini elde emiştir.
Ali bin Câfer Dâvûd hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Azerbaycan’da Şirvan’da doğdu. İlim öğrenmek için çok yerleri dolaştı. Sonra Mekke-i mükerremeye gitti. Vefâtına kadar orada ikâmet etti. Vefât ettiğinde 124 yaşlarındaydı. Cüneyd-i Bağdâdî, Şiblî, Ebû Bekr Kettânî ve başka birçok büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Mekke-i mükerremede, Harem-i şerîfin imâmı idi. Üstâd-ı Ammû ile pek çok zâtlar kendisiyle görüşüp, sohbetlerinde bulunurlar ve bununla iftihâr ederlerdi.
Muhammed Nasûhi Efendi, 1647 (H.1057) senesinde doğdu ve 1718 (H.1130) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Üsküdar, Doğancılar'da Nasûhi Dergâhı bahçesindedir...
İbn-i Kâbisî hazretleri kırâat, tefsîr, hadîs, kelâm, Arabî ilimler ve Mâlikî fıkıh âlimidir. 324 (m. 936) yılında Tunus’ta Kayrevân’da doğan İbn-i Kâbisî, yine orada 403 (m. 1012) yılında vefât etti. Bazı ilim merkezlerine uğrayıp, âlimlerin ilminden istifâde ederek, Mekke’ye gitti. Geri dönüşünde de, çeşitli şehirlerde ilim öğrenip Kayrevân’a gelip yerleşti. Kâbisî, Kırâat-ı seb’ayı talebelerine öğretir ve “Müslümanların bu meşhûr kırâat imamlarının okuyuşlarından kalbiniz hangisinde müsterih olursa ona uyun” buyururdu. Bu hususta İbn-i Kâbisî’nin rivâyetlerinden biri şöyledir:
Hükümdarlardan biri, fakir bir kadının arsasına bir saray yapılmasını emretti. Arsa hükümdarın sarayına yakındı. Arsanın bedelini de ödemiyordu. Zavallı kadıncağızın bu arsasından başka hiçbirşeyi de yoktu. Ne yapsın, ne etsindi? Bu müşkilatı halletmesi için kadıya gitti. Hükümdarı şikayet etti. Zamanın Şeyhü'l-İslam'ı meseleyi dinleyip kadının haklı olduğuna hükmettikten sonra, hükümdara hiçbirşey söylemeden bir tane kazma ve kürek bir de çuval alarak geldi. Kadının arsasını kazıyor sonra da bu toprağı kürekle çuvala dolduruyor du. Bu işleri yaparken hükümdar da sarayından bu durumu seyrediyor ve kendi kendine: