Vesîle Cennette En Yüksek Derecedir
Ebû Sinan eş-Şeybânî hazretleri hadîs âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 749 (H.132) senesinde vefât etti. Zamânının âlimlerinden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf nakletti. Bunlardan bazıları şöyledir:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.648.498
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ebû Sinan eş-Şeybânî hazretleri hadîs âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 749 (H.132) senesinde vefât etti. Zamânının âlimlerinden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf nakletti. Bunlardan bazıları şöyledir:
Hızır Bey yorucu bir günün ardından gitme hazırlığı içindedir. Ancak kapı önünde dolaşan tedirgin gölgenin farkına varır. Birisi eşikte eyleşmekte gidip gidip dönmektedir. Mübârek ansızın kapıyı açar "Buyurun!" der. Adamcağız yakalanmışlığın pişmanlığı ile girer içeri. Kılık kıyafetine bakılırsa Hıristiyan tebâdan biridir. Ancak yüce veli onu güler yüzle karşılar, yer gösterir. Hatta bakar hâlâ mütereddit elceğizi ile cezve sürer mangala. Adamcağız fincanı zor tutar zira eli kolu sarılıdır. Hızır bey sorar: -Eline n'oldu? -Kırdırdılar efendim. -Kim kırdırdı? -Sultanımız! -Öyle bir hakkı var mıymış? -Bilmiyorum efendim. -Mevzû ne peki! -Ben mimarım efendim. Evet, Sultanımıza kubbeleri Ayasofya'dan geniş ve yüksek bir cami yapabileceğimi vaâd ettim ama...
Fazıl Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı zamanında, Avusturya üzerine yapılan Uyvar seferi sırasında, Osmanlı ordusu, kendisilerinden kat kat daha kalabalık bir Avusturya birliği ile karşılaştı. Sadrazam, bu ordu ile harbi kabul etmek mecburiyetindeydi. Fakat, o devirde Osmanlı ordusu, diğer müesseseler gibi eski ihtişamını kaybetmiş, ancak maddi tedbirlerle muvaffakiyetler kazanabiliyordu. İşte Fazıl Ahmet Paşa, böyle bir durumda, yapılacak olan şeyi yaptı. Düşman kellesi getirecek olan her askere altın verileceğini vadetti.
Necibüddin Mütevekkil hazretleri, Hindistan'ın büyük velilerinden olup, Feridüddin-i Şeker-Genc hazretlerinin kardeşi ve halifesi idi. Çok sıkıntılar ve riyâzetler çekti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde mütehassıs oldu. Yetmiş sene insanları irşâd etmek, doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Çok sıkıntı çekmesine rağmen, tam bir tevekkül sâhibiydi. Yetmiş sene şehirde durdu. Hiçbir yerden maaş cinsinden bir şey almadı. Hâlbuki çoluk çocuğu vardı. Sanki hayatla bağı yoktu. Bugün hangi gün, bu ay hangi ay, bu para kaç liradır bilmezdi. On üçüncü asrın son yarısında Dehli'de vefât etti. Hâce Kutbüddin Bahtiyâr Kâki'nin makâmına giden yol üzerinde defnedildi.
Necibüddin Mütevekkil hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
İbn-i Abdûs Kayrevâni hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 202 (m. 817)'de Tunus'ta Kayrevan'da doğdu. Başta Sahnûn olmak üzere çeşitli âlimlerden fıkıh öğrendi. 260 (m. 874)'de Kayrevan'da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Tâbiin devrinde yetişen büyük âlim ve velilerden Vehb bin Münebbih hazretleri, şöyle ibretli bir hadise anlatır: - Kibirli hükümdarlardan biri, seyahate çıkacaktı. Giymek için bir kat elbise istedi. Birkaç elbise değiştirdikten sonra biri hoşuna gitti. Sonra bir binek istedi. Kendisine getirilen binek hoşuna gitmedi. Birkaç at getirildi ve en güzelini seçip bindi...
Sultan III. Mehmed Han zamanında Halvetiye yolunun büyüklerinden Abdülehad Nuri Efendiye bağlı en samimi talebelerinden olan Hassa-ı Hümâyûndan Gürcübaşı Mûsâ Ağa şöyle anlattı: Abdülehad Efendi hiç sebep yokken ve bir münâsebet de geçmeden bana; "Mûsâ Ağa! Mısır'dan dönüşte, kalyona binmeyip, sayıkaya veya firkateyne bininiz." buyurdu. Buna çok taaccüb ettim. Çünkü, Mısır'a gitmek hiç hatırımdan geçmemişti. Fakat Abdülehad Efendinin bunu söylemekten bir murâdları olmalı deyip, merakla bekliyordum. Bu sözün mânâsını bir türlü anlayamıyordum.