İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.057
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
İhtiyar Sultan Abdülhamid Han, mushaf-ı şerifi üç kere öptü başına koydu ve kendi elleri ile yaptığı zarif dolaba bıraktı. Sonra edeple eğilip seccadesini topladı. Cebinden kehribar tesbihini çıkardı, sedire ilişip cama yaklaştı. Beylerbeyi Sarayı'nın arka tarafına bakan bu kuytu odanın seyre değer bir manzarası olduğu söylenemezdi. Hem gecenin bu vakti ne görülebilirdi ki? Ama o beş yıldır bakmakta olduğu avluya aşinaydı. Çiçekler bakımsız, çınarların dalları çıplak ve ıslak olmalıydı. Oynaşan gölgeler onu hatıralara çağırdı. Evet, şaşırtacak kadar hareketli geçen saltanat yıllarından sonra, bitmek bilmeyen sürgün hayatı başlamıştı. Tahttan indirildiğinden bu yana tam sekiz sene geçmişti. Üç koca yıl Selanik'te Alatini Köşkü'nde kalmış sonra Beylerbeyi Sarayı'na yollanmıştı. Şimdi iyi yürekli annesi Tir-i Müjgân Sultan'ın yaşadığı ve öldüğü mütevazı odadaydı.
Hayatı denizlerde su üstünde geçen Barbaros Hayreddin Paşa; dinine bağlı, kâmil bir müslümandı. Geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur'an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder, kalan kısmında da istirahate çekilirdi.Rumca, İtalyanca, Arapça, Rusça, İspanyolca gibi dilleri çok iyi konuşurdu. Oniki sene şeref ve zaferlerle Osmanlı'ya hizmet eden Kaptân-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını Fas'a kadar uzattı. Beşiktaş'ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile, İstanbul'un muhtelif semtlerinde hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırarak, gelirlerini hayır kurumlarına ve kurduğu medresede kalan öğrenci ve muallimlerin masraflarına tahsis etti.
Ebû Ya'kûb Râzî hazretleri büyük âlim ve velîlerdendir. İran’da Rey şehrinde doğdu. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi olup, aynı zamanda; Ebû Türâb Nahşebî, Yahyâ bin Muâz ve başka âlimlerle görüşüp sohbet etti ve kendilerinden ilim öğrendi. Ebû Saîd Harrâz ile yol arkadaşlığı ve Cüneyd-i Bağdâdî ile mektuplaşmaları meşhûrdur. İlim öğrenmek için çok seyahat etti. 915 (H.304) senesinde vefât etti.
Tâcüddin ibnü'l-Vecih hazretleri kıraat âlimidir. 671 (m. 1272)'de Irak'ta Vâsıt'ta doğdu. Burada meşhur âlimlerden istifade ettikten sonra Kahire"ye gitti; orada büyük kıraat âlimlerinin derslerine devam etti. Sonra Bağdad'a giderek talebe yetiştirdi. 740'ta (m. 1340) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Celâleddin Tebrizi hazretleri evliyanın meşhurlarındandır. İran'da Tebriz'de doğdu. Şihâbüddin Sühreverdi hazretlerinden ilim öğrenip feyz aldı. Feridüddin-i Attâr hazretlerinin nazarlarından istifâde etti. Hâce Muinüddin-i Çeşti hazretlerinin vefâtından önce Hindistan taraflarına gitti. Onun sohbetleriyle de şereflendi. Kutbüddin Bahtiyâr Kâki ve Behâüddin Zekeriyyâ ile sohbet etti. Bir vakitler Çin taraflarına gitti. Oranın insanlarının da huzur ve saâdete kavuşmaları için çalıştı. Bir dağ köyünde ikâmet etti. O köylüler ve çevre sâkinleri hep kâfir idi. Onun bereketiyle, bulunduğu köy ve çevresindekiler Müslüman olmakla şereflendiler. Bir dergâh inşâ ettiler...
Kânûni Sultan Süleymân Hân devrinde, bir ara yağmurlar yağmaz olmuş, insanlar kuraklıktan çok muzdarip olmuşlardı. İstanbul halkı, yağmur duâsına çıkılmasına karar verdi. Pâdişâh da çıktı. Okmeydanı'nda büyük bir kalabalık toplandı. Öyle ki bu toplulukta, başta pâdişâh olmak üzere, âlimler, vâliler, idâreciler, vezirler, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir herkes vardı. Bilindiği gibi, Osmanlı sultanları yapacakları bütün mühim işlerde, mutlaka şeyhülislâma danışırlar, onun fetvâsına uygun hareket ederlerdi. Bunun için Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendiden, yağmur duâsını kimin yapmasının münâsib olacağı suâl edildi. O da; "Duâyı, pâdişâh veya onun münâsib gördüğü bir zât eder." buyurdu. Bunun üzerine pâdişâh; "Ya'kûb Germiyâni duâ eylesin." dedi.