Her Işin Intizamı Doğruluk Iledir
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.547.064
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Sultan Selim Hanın hükümdarlığının üçüncü ayında çıkan Fransız İhtilali'yle, Avrupa devletleri Fransa'ya cephe olmasına rağmen, Osmanlı Devleti meseleye karışmadığı gibi münâsebetlerini de dostâne devam ettirdi. Nizam-ı Cedid için, Fransa'dan teknik ve yetişmiş eleman getirildi. Fransa'nın müstakbel imparatoru General Napolyon Bonapart, memle ketinde görevden alınınca, sultan Selim Hanın dâveti üzerine, Nizâm-ı Cedid Ordusunda vazife kabul etmişti. Osmanlı Devleti; ihtilâlle değişen yeni Fransız idâresini tanıyan ilk devletlerdendi. Fakat, Fransa'nın 1795 Basel Antlaşmasıyla Venediklilerden Dalmaçya kıyılarını almasıyla Balkanlarda başlattığı istiklâl (bağımsızlık) fikri propagandası, tâkip edilen siyâsetin değişmesine sebep oldu. Adâlet-Eşitlik-Hürriyet fikriyle yapılan Fransız İhtilâli, çıkış gâyesinden uzaklaşarak, Fransa'nın yayılma siyâsetine döndü. Hırvat, Rum ve Sırplar arasında ihtilâl fikirlerini yaydılar; Yahûdileri Filistin'de istiklale dâvet ettiler. Fransa, bununla da kalmayarak, sömürgecilik zihniyetiyle; İngiltere'yi Akdeniz'den çıkarıp, Uzakdoğu'daki İngiliz sömürgelerini ele geçirmek için Hind'e giden yolların en kısası olan Mısır'a sâhip olmak idealiyle, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü bozmaya çalıştı.
Osmanlı Devletinin yaşadığı en büyük felaketlerden biri de 1828-29 Rus savaşıdır. Fakat bu savaşta Silistre kalesi, destanlaşan bir müdafaa yaparak Rus ordularını burada durdurdu. Kırk bin kişilik bir Rus ordusu, 26 Nisan günü, o zaman Osmanlı toprağı olan Boğdan, (Doğu Romanya) topraklarına girdiler. Kısa zamanda Bütün Romanya'yı ele geçiren Ruslar, 28 Temmuz'da, Tuna kıyısındaki Silistre kalesini kuşattılar. Kaleyi savunan çok az sayıdaki Nizam-ı Cedid askeri, üst üste yaptığı baskınlarla Rus ordusu na büyük zayiat verdiriyordu. Düşmanın açtığı yoğun top ateşiyle surlar delik deşik oluyor, fakat buralara mevzilenen askerlerimiz, top atışları kesilince karşı hücuma geçiyor, koca Rus tümenlerine saldıran ufacık taburlar, tarihe geçecek destanlar yazıyorlardı. Nihayet 40.000 kişilik koca Rus ordusu, herbiri aslan kesilmiş ve şehid olmak arzusu ile düşmana saldıran neferlerin savaştığı birkaç alaydan ibaret Osmanlı birliklerine fazla iç dayanamadı ve Kasım'da kuşatmayı kaldırarak geri çekilmek zorunda kaldı.
Seyyid Ahmed Rıfâi hazretleri, Mısır evliyasının büyüklerindendir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. (H.512)'de Betâih'de doğdu. Yedi yaşında iken babası vefât etti. Dayısı, bir müddet sonra Vâsıt şehrine, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere gönderdi. Zamanın büyük alimlerinden bütün ilimleri öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadis, tefsir âlimi ve tasavvufta zamânının bir tânesi oldu. Sonra Mısır'a döndü. Çok kerametleri görüldü...
Şâh Abdürrahim Dehlevi hazretleri, Hindistan velilerindendir. 1719 (H.1131) senesinde vefât etmiştir. Meşhûr hadis âlimi Şâh Veliyyullah Dehlevi hazretlerinin babasıdır. Oğlu Şâh Veliyyullah Dehlevi'ye şöyle anlatmıştır:
Vecihüddin Mansûr el-İskenderi hazretleri hadis ve fıkıh âlimlerindendir. 607'de (m. 1210) Mısır'da İskenderiye'de doğdu. "İbnü'l-İmâdiyye" olarak da bilinir. İlk tahsilinden sonra Şam, Hama, Halep, Harran, Musul ve Mekke'ye gitti. Bağdat'ta bir süre kalıp hadis ve fıkıh tahsil etti. 673'te (m. 1275) İskenderiye'de vefat etti. Buyurdu ki:
Fakih Îsâ bin Muhammed şöyle anlatır:
Uzak bir diyârda idim. Abdullah el-Ayderûs'u açıkça bulunduğum yerde görmeyi temenni etmiştim. Mescide gittim. Oraya bir dilenci ve yanında birisi gelip benden bir şey istedi. Bir şey vermedim. Oradan ayrılıp başka yere gittim. O dilenci ve yanındaki kişi benim arkamdan geldi. Sonra yine yanıma yaklaşarak benden bir şeyler istedi. Yine yüz vermedim. Bunun üzerine o dilenci ve yanındaki ayrılıp gitti. Bir müddet sonra ben, Abdullah el-Ayderûs'un bulunduğu yere döndüm. Şeyh Abdullah'ın yanına giderek; "Ben sizi gittiğim yerde alenen görmeyi temenni ettim. Lâkin bu isteğim hâsıl olmadı." dedim. Bunun üzerine Ebû Muhammed el-Ayderûs ; "Sana aleni görünmem hâsıl oldu. Falan gün duhâ vaktinde sen falan mescidde idin. Senin yanına bir dilenci geldi. Yanında birisi de vardı. Senden bir şeyler istediler. Onlara bir şey vermedin. Sonra kalkıp bir yere gittin. Onlar da seni tâkib etti ve yine bir şeyler istediler. Yine yüz vermedin. İşte o dilencinin yanındaki ben idim. Ben, senin yanına o kılıkla gelmiştim." dedi. Ben; "Efendim! Sizin dedikleriniz doğrudur. Fakat o size fazla benzemiyordu." deyince, Şeyh Abdullah da; "Eğer ben bu hâlimle senin yanına gelse idim, sen beni tanır ve insanlara haber verirdin." buyurdu.