İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.023
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
1719 yılında Sultan III. Ahmed Hân, şehzâdeleriyle İstanbul'dan 5000 fakir çocuğu sünnet ettirmişti. Bu vesileyle İstanbul'da onbeş gün onbeş gece şenlikler yapılmış, halkın yüzü gülmüştü. Bu şenliklerde bütün halka yemekler verilmiş, herkese hediyeler dağıtılmıştı. Osmanlı tarihindeki sünnet düğünlerinin en muhteşemi olarak bilinen bu düğünde sanatkârlar ve esnaf da olanca hünerlerini göstermişti. Bu gösterilerden biri vardı ki anlatmaya değer: Düğünün son günlerinden bir gün Pâdişah Aynalıkavak Kasrı'ndaydı. Herkes kayıklarla Haliç'e dökülmüştü. Denizin yüzü kayıklarla örtülmüştü. Kürekleri kımıldatmanın imkânı yoktu. Gemilerin üzeri de mahşer gibiydi. Bu gösteride, Mimarbaşı İbrâhim Ağa'nın yaptığı gemi büyüklüğündeki bir timsah modeli, üst çenesini açıp kapayarak yarım saat kadar deniz yüzünde dolaştıktan sonra denize daldı. Zevkle seyredilen bu gösteri çok da takdir toplamıştı. Fakat o da ne? Bir saat sonra battığı yerden tekrar deniz yüzüne çıkınca, takdirler bu sefer hayrete dönüştü. Timsah ağzını açıp durdu, ağzından rengârek kıyâfetli beş tane çocuk çıkıp oynamaya başladı. Mimarbaşının bu timsahı dünyanın bundan üç asır kadar önce tecrübe edilmiş ilk denizaltı gemisi sayılmaktadır
III. Osman'ın son, III. Mustafa'nın ilk Sadrazamı Koca Ragıp Paşa ile dönemin ünlü hiciv şairi Haşmet yakın dost idiler. Bir Ramazan ayının son günü akşama doğru Vezneciler semtinden geçerken Haşmet, Sadrazamı Kuyucu Murad Paşa türbesine soktu. Orada görev li türbedarın son derece sinirli bir adam olduğunu, onu kızdırarak biraz eğlenmelerini teklif etti. Türbedar, gelen ziyaretçileri görünce heyecana kapılıp koşturdu, temennalar etti ve boynunu eğip ellerini kavuşturdu. Ragıp Paşa hafifçe kaşlarını çatarak konuştu:"Bak türbedar efendi! Burada yatan zat, devletin en yüksek kademesine çıkmış, gazi ve mücahid bir vezirdir. Ona hizmette kusur etmemeli, sandukasına, kavuğuna, sarığına ziyade ihtimam göstermelisin!"
Şâh Abdürrahim Dehlevi hazretleri, Hindistan velilerindendir. 1719 (H.1131) senesinde vefât etmiştir. Meşhûr hadis âlimi Şâh Veliyyullah Dehlevi hazretlerinin babasıdır. Oğlu Şâh Veliyyullah Dehlevi'ye şöyle anlatmıştır:
Halef bin Hûşeb hazretleri Kûfe'de yetişen Tebe-i tabiinin âlimlerindendir. 140 (m. 757)'de vefât etti. Tabiinin büyüklerinden hadis-i şerif rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Sun'ullahzâde Said Efendi, İstanbul evliyasındandır. 1514 (H. 920) senesinde Tebriz'de doğdu. Küçük yaştan itibâren ilim tahsiline başladı. Önce babası Şeyh Sun'ullah hazretlerinden dersler aldı. Sonra büyük âlim, velilerin önderi Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin halifelerinin sohbet ve derslerinde bulundu. İlimde ve tasavvuf mertebelerinde kemâl dereceye ulaştıktan sonra talebe yetiştirmek üzere vazifelendirildi. Şah İsmâil ortaya çıkıp, İran'da Eshâb-ı kirâm düşmanlığı ve Şiilik yaygınlaşınca, Bitlis'e gitti. 1548 senesinde, Kânûni Sultan Süleymân'ın İran seferinden sonra Pâdişâhla birlikte İstanbul'a geldi. 1563 senesinde hac ibâdetini yerine getirip, tekrar İstanbul'a döndü.
1572 (H.980) senesinde İstanbul'da vefât etti. Şeyh Vefâ Câmii bahçesinde medfundur. Vefat etmeden evvel yanındakilere buyurdu ki:
Asırlar önce ak sakallı, nurani simalı bir adam varmış. Zühd ve takvâ sahibi olan bu zat, kendi hâlinde sâkin bir hayat yaşarmış. Halkın sevip saydığı bu muhterem zâtın ilginç bir âdeti varmış. Kendisine ölüm haberi verildiğinde, hemen çoğunlukla:Yuh olsun, dermiş. Halk bunun sebebini bir türlü anlayamaz, bu muhterem kişinin bazı kimselerin ölümünden sonra, "Yuh olsun" demesinin sırrını bir türlü çözemezmiş. Ama hiç kimse, bununla ne demek istediğini sormaya cesaret edemezmiş. Mutlaka bir hikmeti olduğu nu düşünürler, böyle faziletli bir ihtiyarın mânâsız bir davranış yapmayacağına inanırlarmış.