Her Işin Intizamı Doğruluk Iledir
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.545.881
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Fatih Sultan Mehmed, Avrupa'nın kapısı olan Belgrad'ı 13 Haziran 1456 günü kuşatmıştı. Kale yarımada şeklinde, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştikleri yerde olup, çok iyi bir şekilde tahkim edilmişti. Hristiyanlar, Orta Avrupa'nın kapısı ve kilit noktası olan Belgrad'ın müdafaası için büyük hazırlıklar yapmışlardı. Muhasara sadece kara tarafından başlamıştı. Bu yeterli değildi, zira kalenin nehir yoluyla irtibatı devam ediyordu. Macarların kendisini milli bir kahraman olarak gördükleri Hunyad gelmeden önce kaleye girmek lazımdı.
Feramerz bir Fransız subayıdır. Türklerle nerede ve ne zaman tanışır bilemeyiz ama ecdadımıza hayran olur. Nitekim kendi rızası ile İslâm'ı seçer ve Feramuz adını alır. O devir Fransa'sında Müslüman olmak zor, Müslümanca yaşamak daha zordur. Mübârek kalkar Anadolu'ya gelir ve Sivas, Tokat civarında bir kuytuya yerleşir. Oğluna âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimizin adını koyar. Kızını Osmanlı Emirlerinden Hüsrev Bey'e verir. Feramuz bey vefat edince, oğlu Muhammed ablasının yanına sığınır. Eniştesi bu çocuğun müthiş zekasına hayran kalır. Tahsili için ne gerekiyorsa yapar. "Yeter ki sen oku" der, "gerisini düşünme!" Küçük çocuk bu teveccühün altında kalmaz, gecesini gündüzüne katar, akranlarına fark atar. Nitekim molla olur. Hem eniştesinin adıyla anılan bir molla. "Molla Hüsrev!"
Alâeddîn Halîfe Osmanlı âlimlerindendir. Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde yaşadı. Önceleri asker idi. Şeyh Ebdâl Alâeddîn’in tavsiyesi ile Halvetiyye tarikatına girdi. Şeyh Alâeddîn’in vefâtından sonra, büyük halîfesi Şeyh Sinân’ın hizmetine girdi. Daha sonra İstanbul’a geldi. Burada büyük bir zaviye yaptırdı ve talebe yetiştirdi. İstanbul’da vefat etti. Sohbetlerinde şunları anlattı:
Harputlu Hacı Ömer Efendi 1800 (H.1215) yılında Harput'un Germiri köyünde doğdu. Kayseri'de yerleşti ve 1878 (H.1295) yılında orada vefât etti. (Kabri Hunad Câmii şerifi içerisindedir.) 1830 târihine kadar Harput'ta oturarak yüksek medreselerde ilim tahsiline çalıştı. Bu târihte Ayıntab'a (Gaziantep) ve bir sene sonra da Kayseri'ye gitti. Burada talebe yetiştirmeye başladı.
Ahmed Sârbân, Hacı Bayram-ı Veli hazretleri yolunun mensuplarındandır. Tekirdağ'ın Hayrabolu kazasında doğdu. Doğum târihi belli olmayıp, 1545 (H.952)'de yine aynı şehirde vefât etti. Hayrabolu'da adına yaptırılan dergâhın haziresine defnedildi.
Bir ara yeniçeri ocağında 26. ortayı meydana getiren Deveci ortasına kaydoldu. Kânûni Sultan Süleymân Hanın Irakeyn seferine Sârbânbaşı (devecibaşı) olarak katıldığından bu lakapla tanındı. Seferden sonra Bayramiyye yoluna girerek tasavufta yüksek derecelere kavuştu. Talebeler yetiştirdi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Fakih Îsâ bin Muhammed şöyle anlatır:
Uzak bir diyârda idim. Abdullah el-Ayderûs'u açıkça bulunduğum yerde görmeyi temenni etmiştim. Mescide gittim. Oraya bir dilenci ve yanında birisi gelip benden bir şey istedi. Bir şey vermedim. Oradan ayrılıp başka yere gittim. O dilenci ve yanındaki kişi benim arkamdan geldi. Sonra yine yanıma yaklaşarak benden bir şeyler istedi. Yine yüz vermedim. Bunun üzerine o dilenci ve yanındaki ayrılıp gitti. Bir müddet sonra ben, Abdullah el-Ayderûs'un bulunduğu yere döndüm. Şeyh Abdullah'ın yanına giderek; "Ben sizi gittiğim yerde alenen görmeyi temenni ettim. Lâkin bu isteğim hâsıl olmadı." dedim. Bunun üzerine Ebû Muhammed el-Ayderûs ; "Sana aleni görünmem hâsıl oldu. Falan gün duhâ vaktinde sen falan mescidde idin. Senin yanına bir dilenci geldi. Yanında birisi de vardı. Senden bir şeyler istediler. Onlara bir şey vermedin. Sonra kalkıp bir yere gittin. Onlar da seni tâkib etti ve yine bir şeyler istediler. Yine yüz vermedin. İşte o dilencinin yanındaki ben idim. Ben, senin yanına o kılıkla gelmiştim." dedi. Ben; "Efendim! Sizin dedikleriniz doğrudur. Fakat o size fazla benzemiyordu." deyince, Şeyh Abdullah da; "Eğer ben bu hâlimle senin yanına gelse idim, sen beni tanır ve insanlara haber verirdin." buyurdu.