İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.651.905
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Oğlu Âbid Efendi'nin kaleminden Abdülhamid Hân'ın esâret hayatı..."... Selanik'e gidişimizle alâkalı olarak, zihnimde sadece, saraydan Sirkeci'ye yahut Selanik Gar'ından Alâtini Köşkü'ne kapalı bir araba içinde hareketimize dair belli-belirsiz bir hayâl kalmış. Karanlık bir arabada babamın karşısına oturduğumu ve siyah sakalını görür gibiyim... Alâtini Köşkü'ne girişimizde, annemin kucağındaydım... Annemin beni taşımaktan yorgun düştüğünün nasılsa farkına varan bir subay, sonradan Paşa olan Emniyet Genel Müdürü Albay Gâlip Bey, kucağından almak nezâketini gösterdi ve alırken de, 'Verin bana şu yılan yavrusunu!' dedi... Bu kahraman (!) zâbit, anlaşılan tam mânâsıyla bir centilmendi!.. Bunu söyleyen, Hareket Ordusu'nun genç ve toy subaylarından biri olsaydı affederdim; lâkin bu adam, o zaman albaydı ve en az kırk yaşlarındaydı... O arada Ali Fethi Bey de (yıllar sonrasının başbakanı Fethi Okyar), 'Zavallı çocuk!' diyerek beni kucağına aldı, gözünden bir damla yaş düştü.
Osmanlı devletinin Avrupa'ya açılmaya başladığı ilk yıllarada yurtdışına gönderilen elçiler gelecek yüzyılın mimarları olmaya aday kişilerdi. Bu insanların oralara gidip gördükleri, yaşadıkları tecrübeler yeni kurulacak devlet yapsının en önemki taşları olacaklardı. Osmanlı Devleti'nin ilk Fransa daimi elçisi Moralı Ali Efendi 2 Nisanda Osmanlı sancağı taşıyan Venedik gemisiyle, Ege denizinden Akdenize açılarak yol çıkar. 38 günlük bir yolculukdan sonra Messına, akabinde Marsilya'ya varan Ali Efendi hemen karantinaya alınır. Bu uygulama, o devirde tüm Avrupa limanlarında veba vb. salgınlara karşı uygulanan yöntemdir. Yolcuların bu karantina süresinde de pasaport,gümrük vs. işleride yapılmaktadır.
Hüsâmeddin-i Uşâki, Osmanlı evliyasındandır. "Uşşaki" tarikatinin kurucusudur. Sultan III. Murâd Hânın Hüsâmeddin-i Uşâki hazretlerine karşı sevgi ve hürmeti vardı ve kendisini İstanbul'a dâvet etti. Bunun üzerine Hüsâmeddin-i Uşâki, Uşak'tan ayrılıp, İstanbul'a geldiğinde; Pâdişâh, erkânı ve büyük bir halk topluluğu tarafından hürmet ve tâzim ile karşılandı. Aksaray civârında oturması için Hüsâmeddin-i Uşâki'ye bir ev tahsis edildi. Bir müddet orada kalan Hüsâmeddin-i Uşâki hazretleri, Pâdişâha yakınlığından istifâde etmek isteyenlerin verdiği sıkıntı yüzünden Uşak'a dönmeye karar verdi. Yol hazırlıklarının yapıldığını haber alan Pâdişâh, bu büyük zâtın İstanbul'da kalması için ricâda bulundu. Uşâki hazretleri, Sultan Üçüncü Murâd Hânın ricâsını kabûl edip, İstanbul'da kalmağa karar verdi...
Muâfi bin İmrân hazretleri hadis âlimidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 185 (m. 701) târihinde Bağdâd'da vefât etti. Süfyân-ı Sevri'den ilim aldı. Onun terbiyesinde yetişti. Şöyle nakledilmiştir:
Küçük yaştayken babası vefât eden Zekeriyyâ Ensâri, ilim öğrenmeye başladı. Doğum yeri olan Senike'ye Rebi bin Abdullah isminde bir âlim gelmişti. Rebi bin Abdullah, kendisine yardım edilmesini isteyen bir kadın gördü. Kadının kocası ölmüş, çocuğu yetim kalmıştı. Şehrin vâlisi çocuğu saka kuşu avlamaya gönderiyordu...
Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddin Ebû Bekr Kefevi'nin talebesi olan Mahmûd Kefevi hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddin Ebû Bekr Kefevi, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu. Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevi hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevi hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerim okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevi tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."