İnsanın Kemâli, Fâni Olduğunu Anlamasıdır
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.652.416
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Tâhir Uryân-ı Hemedânî hazretleri tanınmış velîlerdendir. İran'ın Hemedan şehrinde doğdu. 1010 (H.401) senesinde aynı yerde vefât etti. Çok kerametleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Kânuni Sultan Süleyman Hân, 1389 yılında, Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi'nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı'na gönderdiği "İnsan Hakları Fermanı"nda şöyle buyurmaktadır: 1-Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım!2-Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım!3-Boş yerlere tarla açanlardan, ihyâ edenlerden vergi alınmasın!4-Nehirdeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın!5-Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halkın pazar yerine götürmelerini isterler imiş. Pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin!6-Askerler 'boyunduruk hakkı' diye vergi almasınlar!7-Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar!8-Yeni evlenen yeniçerilerden 'gerdek hakkı' diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın!9-Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar! 10-Evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın!
Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin! Bu husus için şikâyet ettirmeyesin!
Kânûni Sultan Süleymân'ın vezir-i âzamı olan Rüstem Paşanın terzibaşısının kardeşinin oğlu olan Ali Efendi, Tırhala'dan getirilerek amcasının yanında yetiştirildi. Rüstem Paşa, 1548'de İran Seferinden dönerken Ankara yakınlarına gelince, Bayramiyye yolu büyüklerin den Hüsâm Efendiyi berâberindekilerle birlikte ziyârete gitti. Sohbet esnâsında orada bulunanlarla tek tek tanışan Hüsâm Efendi, Terzibaşının yeğeni olan genç Ali Efendiye gelince onun ne işle meşgûl olduğunu sordu. Terzilik mesleğiyle uğraştığı söylenince, terzilerin piri olarak kabûl edilen İdris aleyhisselâma nisbetle ona İdris lakabını verdi. Ali Efendiyi hizmetine ve talebeliğe kabûl etti. Bir müddet Hüsâm Efendinin hizmetinde ve sohbetinde bulunan Ali Efendi, tasavvuf yolunda ilerledi. Daha sonra İstanbul'a gelen Ali Efendi, ticâretle meşgûl oldu. İlk zamanlar ticâret sebebiyle Belgrad, Filibe, Sofya, Edirne, Gelibolu gibi memleketlere gitti. Gittiği yerler deki âlim ve evliyâ zâtların sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda yükseldi. Defâlarca hac vazifesini yapmak için Hicaz'a gitti. Oradan Yemen'e gitti.
Molla Atâullah Efendi Sultan İkinci Selîm Hanın hocasıdır. İzmir'e bağlı Ödemiş kazâsının Birgi beldesindendir. Zamânının âlimlerinden çeşitli ilimleri tahsîl etti. Çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Sultan İkinci Selîm Han Şehzâde iken hocalığı ile vazîfelendirildi. Selîm Han tahta geçince, Atâullah Efendiyi câmilerde halka vaaz ve nasîhat etmesi için vazîfelendirdi. 1571 (H.979) senesinde İstanbul'da vefât etti. Bir vaazında şöyle anlattı:
Ali Âmidi hazretleri hadis ve fıkıh âlimidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 467 (m. 1074) yılında Âmid'de (Diyârbakır) vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebû Muhammed Râzi, Horasan'da, Nişâbur şehrinde yetişen büyük velilerdendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 964 (H.353) senesi Nişâbur'da vefât etti. Evliyânın büyüklerinden Ebû Osman Hiri'nin sohbetlerinde yetişip kemâle geldi... Cüneyd-i Bağdâdi, gibi büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Fıkıh, hadis ve diğer ilimlerde âlim idi. Çok hadis-i şerif yazdı ve rivâyet etti...
Vaktiyle, yol üzerinde bulunan bir dergahın dervişleri, yoldan geçen herkesi misafir kabul ediyordu. Burada hiç konuşulmuyordu. Dervişler anlatmak istediklerini kalben ifade ediyorlardı. Bir gün dergahın kapısına bir yolcu geldi. Yolcu kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada, misafir geldiğini dervişler firaset yoluyla anlıyorlardı, o yüzden kapıda tokmak yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki derviş, kapıda duran yolcuya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yolcu, dergahta kalmak istiyordu. Derviş içeri girdi, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yolcuya uzattı. Bu, yeni bir misafiri kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yolcu dergahın bahçesine girdi, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. Derviş kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.