Her Işin Intizamı Doğruluk Iledir
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.545.433
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Uzun yıllar mesane hastalığından ıstırap çeken Sultan Reşat Han'a ölümünden iki yıl önce, Alman profesör İsrail tarafından başarılı bir ameliyat yapılmıştı. Yıldız sarayında bitkin halde yatmakta olan Padişah, ameliyat odası haline getirilen salona götürüldü. Doktorlar ve yardımcıları salonda bekliyorlardı. Ameliyat odasına girdiklerinde Padişah, oradakilerle ayrı ayrı helalleşti. Sonra da kıbleye dönerek:"Ey Büyük Allah!ım! Eğer ben milletim ve vatanım için hayırsız ve bahtsız isem beni şu ameliyat masasının üzerinden sağ kaldırma!" diye dua etti. büyük bir cesaret ve tevekkül ile ameliyat masasına uzandı. Yapılan başarılı ameliyat sonunda sıhhatine kavuştu ve iki yıl daha yaşadı.
Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşidini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyi hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyi hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyi dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:
"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı. / Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı. / Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine, / Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı. / Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi, / Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı. / Ahmedi der, "Yâ ilâhi! Sana şükrüm çok-durur",
Tekirdağlı Feyzi Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. Gümüşhânevî Dergâhının son şeyhidir. 1851 (H.1267) senesinde Tekirdağ'ın Kılıçlar köyünde doğdu. İlk tahsîlini memleketinde gören Feyzi Efendi, İstanbul'a gelerek birçok âlimden ders okudu ve icâzet aldı. Bâyezîd Câmiinde ders okutmaya başladı. Sonra İstanbul Müderrisliği vazîfesi verildi. 1910 senesinde Huzûr Dersleri Muhataplığına tâyin edildi. En son huzûr dersinin yapıldığı 1919 senesine kadar bu vazîfesine devâm etti.
Şemsüddin İbn-i Atiyye hazretleri Şâfii mezhebi âlimi ve büyük velilerdendir. Mısır'ın İskenderiyye şehrinde, 1415 (H.818) senesinde doğdu. Çok ilim tahsil etti. Birçok âlimden hadis ve fıkıh ilimlerini okudu. Kânûni Sultan Süleymân Hân devrinde, deniz yolu ile İstanbul'a geldi. Pâdişâh kendisine çok tâzim edip, sayısız ikrâm ve ihsânlarda bulundu. Bir ara kadıaskerlik vazifesine tâyin edildi. Fakat İstanbul'un soğuğuna dayanamadığı için Mısır'a gitmek üzere izin istedi. Kara yolu ile Mısır'a gitmek üzere İstanbul'dan hareket etti. 1534 (H.941) senesinde Şam'a geldiğinde vefât etti.
Muhammed Mahallî hazretleri tefsîr, fıkıh, kelâm âlimidir. 791 (m. 1389) senesinde Kâhire’de doğdu. Zamanındaki meşhur âlimlerden ilim tahsil ederek icazet aldı. Müeyyidiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Ona kadılık vazîfesi teklif edildiği hâlde kabûl etmedi. 864 (m. 1459) senesinde vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlardan “El-Envâr-ül-mudiyye fî medh-i hayr-il-Beriyye” isimli eserinde şöyle nakleder:
Merv'de bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet'i yaymak için cihâda, düşmanla harbe giderdi. O, medresede müderris, hoca; câmide vâiz, şehirde tüccâr; harbde büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sâhibi idi. Kalemiyle cihâda dâir eser yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi.
Abbâsiler devrinde Bizanslılarla yapılan harplerden birine katılmıştı. Abbâsi ordusu sessiz, sâkin ve aydınlık bir gecede Tarsus'un kuzeyinde karargâh kurmuştu. Tarsus'un sırtlarında İslâm ve Bizans orduları görünüyordu. İki taraf da kendilerini kuvvetli göstermek için alevleri göklere yükselen ateşler yakmışlardı. Bu ateş ocaklarından birinin etrafında tepeden tırnağa silâhlı askerler hilâl şeklinde oturmuşlar, ortalarında ise ince yapılı, nûrâni yüzlü bir zat onlara ders anlatıyordu. Kimse vaktin nasıl geçtiğinin farkına varmamıştı. Sözü kesip, duâsını yapınca istirahate çekildiler.