Cimrilik, Sizden Önceki Ümmetleri Helak Etmiştir
Abdullah bin Nümeyr hazretleri hadîs âlimlerinin meşhûrlarındandır. 115 (m. 733) senesinde doğdu. 199 (m. 814)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.541.948
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Abdullah bin Nümeyr hazretleri hadîs âlimlerinin meşhûrlarındandır. 115 (m. 733) senesinde doğdu. 199 (m. 814)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı. Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için: "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır." demiştir. Peki o esrarlı mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür.?Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti' nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu.
Kanuni Sultan süleyman Han'ın Macaristan seferi sırasında Anadolu'da isyanlar çıktı. Bunların en mühimlerinden bir de Kalenderoğlu isyanı olup, Anadolu'nun bir çok şehirlerini ele geçirdiğini öğrenen Kanuni, Veziriazam İbrahim Paşa'yı isyanı bastırmak için Anadolu'ya gönderdi. İbrahim Paşa, uzun mücadeleler neticesinde isyanı bastırdıktan sonra bütün beyleri ve valileri huzuruna çağırdı. İlk olarak Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa'ya sert bir şekilde şöyle dedi:-Yarı çıplak, serseri, haneberduş takımının önünden nasıl kaçtınız?Behram Paşa bu suale korkusundan bir cevap veremedi. Veziriazam diğer beylere de sordu, fakat hepsi suçu birbirlerinin üzerine atıyorlardı. Veziriazam çok hiddetlendi. Artık cellada teslim edileceklerini anlayınca, vaziyeti kurtarmak için, içlerinden Adana Valisi ve eski veziriazamlardan Pirizade Mehmed bey, Veziriazam İbrahim Paşa'ya:-Eskiden dedelerimiz harbe girecekleri zaman Allahü Teâlâdan yardım diledikten sonra tecrübeli ihtiyarlarla müşavere etmek geleneğine uyarlardı. Biz ise ne onu yaptık, ne de bunu. Gurur ve kendimize olan aşırı güvenimiz, başımıza bu musibetleri getirdi. Cezamızı çekmek için işte kılıcım ve işte başım...deyince, Veziriazam , bu asil ve hakikat olan sözler karşısında susup hiçbir şey yapmadı. Eski veziriazamın bu konuşmasını haber alan Kanuni, Pirizade'yi çağırıp ona ihsanlarda bulundu.
İslam ordusu Tebük Seferine çıkmıştı... Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâma, "Yarın kuşluk vaktinde Tebük'e ulaşacaksınız. Ben gelmeyince kimse elini suya dokunmasın!" buyurdu. Mücahidler oraya varınca gördüler ki, suyu gâyet az akan bir çeşme vardı. Suya hiç el sürmediler...
Ebû Ömer Kâdi hazretleri Mâliki fıkıh ve hadis âlimidir. 243'te (m. 857) Basra'da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden hadis ve Maliki mezhebi fıkıh ilmini öğrendi. Şam, Mekke, Medine ve Yemen'de kadılık yaptıktan sonra kâdılkudât (Şeyhülislam) oldu. 320'de (m. 932) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Nasûhzâde Pir Ali Efendi, Tekirdağ yakınlarındaki Malkara kasabasında doğdu. Malkara'daki vazifesine devâm ettiği sıralarda, Mısır'da bulunan İbrâhim Gülşeni hazretlerinin, zamânın pâdişâhı Sultan Süleymân'ın dâveti üzerine İstanbul'a geldiğini söylediler. Pir Ali de, İbrâhim Gülşeni hazretlerinin sohbetlerinde bulunmak için hanımı ile İstanbul'a geldiler. İbrâhim Gülşeni'nin yanına gitti. Elini öpmek için izin istedi. O zaman İbrâhim Gülşeni; "Pir Ali Dede, bizi buraya getiren, senin bize olan muhabbetindir" buyurdu. Burada Pir Ali, İbrâhim Gülşeni hazretlerinden çok istifâde etti.
Ömrünün sonuna kadar Malkara'da yaşayan Nasûhzâde Pir Ali Efendi, 1545 (H.952) yılında vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce, sevenlerinden birine yazdığı mektupta buyurdu ki:
Bir şahıs, Harem-i Şerif'in kapısında, "Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâh'ım!.." diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, "Sen başka duâ bilmez misin?" dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:"Ben Beyt-i Şerif'i tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla imânım mücâdeleye tutuştular. 'Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar" dedi şeytanım. Îmânım ise, 'Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et!' dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:"Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim!"