Her Işin Intizamı Doğruluk Iledir
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.547.361
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Emînüddîn bin Neccâr hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 845 (m. 1441)’de Mısır’da doğdu. 929 (m. 1522)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Büyük oğlu Süleyman'ın vefâtına ziyâdesiyle üzülen Orhan Gâzi rahatsızlandı. Veliahtlığa getirdiği Murâd Beye şu nasihatlarda bulundu:"Oğul, saltanatına mağrûr olma. Unutma ki, dünyâ, hazret-i Süleymân'a kalmamıştır. Unutma ki, dünyâ saltanatı geçicidir, lâkin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şefâatine mazhariyet için, bu fırsatı iyi değerlendir. Dünyâya âhiret ölçüsüyle bakarsan ebedi saâdeti fedâ etmeye değmediğini göreceksin. Oğul! Rumeli Hıristiyanları rahat durmayacaktır, sen o cânibe yürü. Rumeli fethini tamamla. Kostantiniye'yi ya fethet, yâhut fethe hazırla, civardaki Türk beyleriyle mesele çıkarmamaya çalış. Ahâli her ne kadar bizi istese de başlarında bulunan beyler, beyliklerinden geçme taraftârı gözükmez. Daha bir zaman idâre edecekler, lâkin sonunda olmuş meyve gibi avucuna düşecekler. Anadolu'da gâile çıkmazsa Rumeli işini rahat halledersin. Bu yüzden Anadolu'nun sessizliğini bozmamaya gayret et. Cennetmekân babam Osman Gâzi Han, Söğüt ve Domaniç'ten ibâret bir avuç toprağı beylik yaptı. Biz Allah'ın izniyle beyliği hanlığa çevirip sultanlığı ikmal ettik. Sen daha da büyüğünü yapacaksın. Osmanlıya iki kıta üstünde hükmetmek yetmez. Zirâ i'lâ-yı kelimetullah azmi dünyâya sığmayacak kadar yüce bir azimdir. Selçuklunun vârisi biz olduğumuz gibi Roma'nın vârisi de biziz. Oğul, Kur'ân-ı kerim'in hükmünden ayrılma. Adâletle hükmet. Gâzileri gözet. Dine hizmet edenlere hizmeti şeref say. Fakirleri doyur. Zâlimleri ise cezâlandırmakta tereddüt gösterme. En kötü adâlet, geç tecelli eden adâlettir. Sonunda hüküm isâbetli dahi olsa, geciken adâlet zulümdür. Oğul, biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın. Cenâb-ı Mevlâ saltanatını mübârek kılsın."
Düyûn-u Umûmiye Başkâtibi Hasan Şevki Efendi o akşam, dairesindeki işlerini geç saatte ancak bitirebilmiş, neyse ki Yakacık'taki yazlığına gitmek için en son trene yetişebilmişti. Kartal istasyonuna geldiğin de etrafta kimsecikler kalmamıştı. Yatsı ezanları okunuyordu. Yakacık'a gitmek için bu saatte nereden fayton bulacaktı? Yaya gitmek en az iki saat sürerdi. Biraz ilerde zaptiye karakolu vardı. Oraya gidip vaziyeti anlattı. Hemen etraftaki kahvehane leri araştırdılar ve biraz sonra, bir ayağı topal, genç bir arabacı geldi. Hasan Şevki Efendi hemen faytona atladı ve Yakacık'a doğru yola çıktılar. Adam, gecenin bu vaktinde önüne çıkan zoraki işten pek memnun olmamışa benziyordu. Hırsını atlardan alırcasına insafsızca kamçılıyordu. Derken bir yokuşun başında atlar durdu. Daha yarım saatlik yol vardı. Şevki Efendi arabacıya yaklaştı ve:-Bırak dinlensinler, sonra hiç yürümezler... diye bağırdı.
Abdullah bin Mendi hazretleri Tebe-i tâbiinin tanınmış hadis hafızı ve fıkıh âlimidir. 135'te (752) Basra'da doğdu. Bağdat'ta hadis ilmini tahsil etti. 198 (m. 813)'de Basra'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazılarında Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
Şeyh Ulemâ, Selçuklular devrinde yaşamış olup hayâtı hakkında geniş bilgi yoktur. Konya'nın Işkalaman Mahallesindeki târihi mezarlıkta bulunan türbesinin kitâbesinde "Şeyh-Fakih" gibi üstün vasıflarla anlatılmaktadır. Şeyh Ulemâ hazretleri, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Berk hazretleri Şam velilerinin büyüklerindendir. On ikinci asrın sonlarında vefât etti. Zamânında bulunan tasavvuf büyüklerinin önde gelenlerinden idi. Kendi hâlinde yaşar, sıkıntıda olanların yardımına koşardı...
Bir gün, Şam kâdısı hayvanına binmiş bir yerden geçiyordu. Baktı ki, Berk hazretleri ileride bir yerde ayakta duruyor. Önünde bir hırka ve elinde de kalın, büyük bir sopa var. Çok hiddetli bir şekilde, elindeki sopayla o hırkaya hücûm ediyor ve sopayla vuruyordu. Her vuruşunda, hırkadan kan fışkırıyor, çıkan kanlar etrâfa yayılıyordu. Kendinden geçmiş bir hâlde, arada bir "Allah!" diye haykırarak, sanki harb meydanında imiş gibi o hırkayı dövüyordu. Bu hâli dikkat ve hayretle seyreden kâdı efendi, hayvanından indi. Yerde, bir miktar daha Berk hazretlerini seyretti. Bir zaman sonra Berk hazretleri o hâlden ayrılıp, normal (zâhir) hâline gelince, "Efendim! Bu ne hâldir?" dedi. Berk hazretleri cevâbında şöyle anlattı:
Maveraünnehir alimlerinden Hâce Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin sohbetinde yetişen Abdullah-ı İlâhi hazretleri, hocasından öğrendiklerini Anadolu'da yaymayı kendisine vazife edinip, insanların huzur ve saâdete kavuşmaları için gece gündüz çalıştı. Muhammed Behâeddin-i Buhâri hazretlerinin dergâhından aldığı feyzleri Anadolu'da ilk yayan veli oldu. Bir müddet sonra Anadolu kâdıaskeri Manisalızâde Muhyiddin Mehmed Çelebi (v.1483)'nin dâveti üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hanın vefât ettiği günlerde İstanbul'a geldi (1481). Kâdıasker Mehmed Çelebi'nin gösterdiği odaları ve teklifleri kabul etmeyip, daha önce ilim tahsil ettiği Zeyrek Câmii etrâfındaki virâne hâline gelmiş boş medrese odalarını tercih etti. Orada yerleşti. Şeyh Ebü'l-Vefa Konevi gibi Allah dostları ile sohbet etti. İstanbullular onun gelişini rahmet bilip, sohbetine koştular. Az zamanda halktan ve devlet adamlarından birçok kimse, Abdullah-ı İlâhi'nin talebeleri arasında yer aldı.