Evlilik, Gözü Haramdan Daha Muhafaza Eder
Ebû Sa’îd Eşec hazretleri hadîs ve tefsîr âlimidir. Zamanının imâmı olup, “Şeyh-ül-İslâm” diye bilinirdi. 257 (m. 865)’de Kûfe’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.665.561
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ebû Sa’îd Eşec hazretleri hadîs ve tefsîr âlimidir. Zamanının imâmı olup, “Şeyh-ül-İslâm” diye bilinirdi. 257 (m. 865)’de Kûfe’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Tekirdağ'da Hacı Osman Efendi isimli hayırsever bir tüccar, bunun Hasan isminde bir de oğulluğu vardı. Ancak Hasan, ele avuca sığmaz, pek haşarı bir çocuktu. Biraz büyüyünce mahalledeki bütün çocukları dövmeye ve onları emri altına almaya başladı. Kimse ona karşı gelemiyor ve sözünden çıkamıyorlardı. Çıkmak isteyen adamakıllı dayak yiyor, kafası gözü şişiyordu.Bütün mahalleli ondan şikayetçiydi. Osman Ağaya durumu söylediler. O da Hasan'ı çağırdı, azarladı. Lakin hiç biri para etmiyor, çocuk bildiğinden şaşmıyordu. Osman Ağa, oğulluğuna pek düşkün olan hanımının hatırına daha fazla ses çıkarmadı. Ne var ki, Hasan büyüdükçe şirretliği artıyor, yalnız mahallenin değil, bütün kasabanın delikanlılarını hakimi yeti altına almaya çalışıyordu. Kendisine boyun eğenler yakayı kurtarıyor, eğmek istemeyenler ise belayı buluyordu. Hasan artık onları dövmekle kalmıyor, onlara silah da çekiyordu. Her silahı büyük bir ustalıkla kullanır olmuştu.
Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Aziz Mahmûd Hüdâyi hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.
Takıyyüddin bin Hacer hazretleri fıkıh âlimlerindendir. 513 (m. 1119)'de, o devirde büyük bir ilim merkezi olan Urfa'nın Harran kazasında doğdu. Bağdad'a giderek, orada Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin derslerine devam etti. Harran'a döndükten sonra müderrislik yaptı. 570 (m. 1175) senesinde Harran'da vefât etti. Bir dersinde, namaz hakkında şunları söyledi:
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, büyük bir veli idi. Onun; Müslümanların haricindekileri de kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslâm dininin emrettiği güzel ahlâkından bâzı nümûnelerdir. Hazreti Mevlânâ'yı yalnız bir mütefekkir, şâir gibi düşünmek çok yanlıştır. O, tasavvuf deryâsına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasihatleri bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır.
Kececizâde Mehmet Fuat Paşa, bir toplantıda "Osmanlı bitti" diyen yabancı sefirlere; "Ekselanslar! Osmanlı o kadar kuvvetlidir ki, zira siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, yine de yıkılmıyor" diyen Türk devlet adamıdır...
Fuat Paşa, güzel konuşan, hazır cevap biriydi. 55 yaşında olmasına rağmen 80 yaşında görünüyordu. Birden hastalandı, Fransa'ya tedavi için gitti. Vefatından iki gün önce, hasta yatağında Sultan Abdülaziz Han'a hitaben yazdığı ibretli mektubunda şöyle diyordu:
Eskiden, yoldan geçen birisi, bahçesinde acâyip hareketler yapan bir adama sorar:-Niye öyle tepinip duruyorsun?-Keçe tepiyorum. Sıkıştırıp pazarda satacağım. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..-Başındaki çıngırak ne?-Çevredeki bahçelerin ekin ve meyvelerine kuşların gelmemesi için, çıngırakla ses çıkarıyorum. Sâhipleri de bana bunun için biraz ücret ödüyor. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..-Peki, sırtındaki yük nedir?