Allah, Sizin Için Kolaylık Diler
Ömer bin Muhammed el-Ezdî hazretleri Mâlikî mezhebindeki fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 289 (m. 902) senesinde Bağdâd’da doğdu. 328 (m. 940)’da vefât etti. Şöyle nakletmiştir:
(Rahmetullahi Aleyh)
e-Gazete (Bugün)
Bizim Sayfa (Bugün)
17.585.157
Caliyet-ül Ekdar
Silsile-i Aliyye Büyükleri
Ömer bin Muhammed el-Ezdî hazretleri Mâlikî mezhebindeki fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 289 (m. 902) senesinde Bağdâd’da doğdu. 328 (m. 940)’da vefât etti. Şöyle nakletmiştir:
Çaldıran savaşı başladığında Şah İsmail, yüksek bir tepeye çıkarak ordusunun hareketi ni takip ediyordu. Öncü kuvvetlerinden esir düşen bir Osmanlı süvarisini de yanına alıp ondan Osmanlı askeri hakkında bilgi almaya başladı:-Şu karşı tepelerde kan ırmağı gibi görünen kırmızı sancaklar nedir?-Bunlar Mihaloğlu'nun kumandasındaki Niğbolu süvarileridir.-Ya şimdi ovaya inen şu yeşil sancaklılar?-Onlar da İsfendiyaroğlu'nun emrindeki Bolu ve Kastamonu süvarileridir.-Bu yükselen toz bulutları arasındakiler kimlerdir?-Bunlar da Azeblerdir.
1915 senesi Kasım ayının soğuk bir akşam vakti. Afyon ile Uşak arasındaki Işıklar istasyonunda duran trenden üç asker indi. Bunlardan biri, geçen kış Kafkas cephesinde savaşmış bir süvari onbaşısı, biri Çanakkale'de omzundan yaralanmış bir topçu çavuşu, diğeri de Mısır cephesinde döğüşmüş bir piyade neferi idi. Bunlar iki yıl evvel aynı köy den çıkıp da her biri memleketin birer ucunda harp etmiş üç hemşehri, aynı günlerde yaralanıp, garip bir tesadüf eseri İstanbul'da askeri hastanede, hatta aynı koğuşta buluşmuşlardı. Bir aydan fazla süren tedavilerinden sonra 60 gün tebdili hava verilmiş ve memleketlerine doğru yola çıkmışlardı. Bunlardan Ahmet ile Osman çavuş birbirlerine akraba idi. Emin onbaşı da onlara komşuydu.
Ali bin Vehb-i Sincâri hazretleri, Irak evliyâsındandır. Doğum târihi belli değildir. Hayâtı, Sincâr'ın Bazâr kasabasında geçti. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Yedi yaşında Kur'ân-ı kerimi ezberledi. On üç yaşında Bağdat'a gitti. Orada büyük âlimlerden fıkıh, tefsir, kelâm, hadis ve tasavvuf ilimlerini öğrendi...
Ali bin Vehb, bir bahçede talebelerine ders verirken, zamânın âlimlerinden Mûsâ Zûli ile Adi bin Müsâfir huzûruna geldi. Kendisine, "Yâ Ali bin Vehb! Tevhid ne demektir?" diye sordular. O da, "İşte bu demektir" buyururken, orada bulunan koca bir kayayı gösterdi. Kaya bir anda ikiye bölünmüştü. Orada bulunanlar hayret ettiler. Bunu işitenler gelip kayayı gördüler ve duâlarının kabûlü için Ali bin Vehb'i Allahü teâlâya vesile yaptılar.
Bu mübarek zat, talebesine sık sık buyururdu ki:
Hârûn (aleyhisselâm)'ın neslindendir. Beni İsrâil'e gönderilen peygamberlerdendir. Allâh Teâlâ buyurur: "Şüphe yok ki İlyâs da peygamberlerdendir." (es-Sâffât, 123) İsrâiloğulları Filistin'i ele geçirince, kabilelerden biri Ba'lbek'e yerleşmişti. Başlarında zâlim bir hükümdar vardı. Rivâyete göre, şehrin ismi önceleri Bek idi. Ancak bu zâlim kral, Ba'l adında bir put yaptırdı ve halkı bu puta tapmaya zorladı. Ve Ba'l ile Bek ismi birleşerek, bu şehre Ba'lbek denildi. İşte Hazret-i İlyâs, tevhidden uzaklaşıp şirke düşenleri Hakk'a dâvet etmek üzere, bu beldeye peygamber olarak gönderildi.
Şâh Muhammed Çelebi, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi hazretlerinin neslindendir. Zamânının âlimlerinden akli ve nakli ilimleri tahsil etti. Kânûni Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesine; "Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi'nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz" dedi ve Şâh Muhammed Çelebi'ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur'ân-ı kerimin hakikatlerini anlatmaya çalıştı. 1570 (H.978) senesinde İstanbul'da vefât etti. Âbid Çelebi Mescidi bahçesinde defnedildi. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Padişahlardan birine değerli bir gül fidanı hediye edilir. O da bunu bahçıvanına verip bahçeye dikmesini, gül açılınca da kendisine haber vermesini ister. Aylar sonra nihayet gül açılır. Fakat gayet iri ve son derece güzel bir gül. Bah çıvan onu hayranlıkla seyrederken, bir bülbül gelip gül fidanına konar ve başlar ötmeye. Bahçıvan önce onu kıvmak ister, fakat bülbülün yanık yanık ötüşü onu etkilemiştir. Sonunda bahçıvan, padişahı çağırmak için yerinden kalkınca, bülbül ürker ve gülü paramparça eder. Buna çok üzülen bahçıvan, korkarak padişaha durumu haber verir. Fakat padişah:-Üzülme, der, bu dünya etme bulma dünmyası, ona da kalmaz.Bahçıvan padişahın bu sözü ile rahatlamıştır. Bir zaman sonra bahçıvan, biryılanın o bülbülü yuttuğunu görür ve padişaha gelerek:-Keramet gösterdiin efendimiz, dünya o bülbüle de kalmadı.-Merak etme, o yılana da kalmaz.